HİDAYET ÇAĞI - HASAN BARAN

 

1- ÂYET VE HADÎSLERDE, HZ. MEHDİ (A.S)’IN DEVRİ OLAN HİDAYET ÇAĞI

 

1.1- Hz. Mehdi (A.S) ile ilgili Kur’ân âyetleri

1.1.1- Hz. Mehdi (A.S)’ın şeriatı tasdik etmesi

1.1.2- Bir velî resûl olan Hz. Mehdi (A.S)’ın hidayet ve hak dînle gönderilmesi

1.1.3- İnsan ve cin şeytanların Kur’ân’ı unutturup insanları resûlden uzaklaştırması

1.1.4- Duhan fitnesi ve herşeyi açıklayan Hz. Mehdi (A.S)’dan yüz çevirmeleri       

 

1.2- Hz. Mehdi (A.S) ilgili hadîsler, Muhyiddin Arabi ve Said-i Nursi Hz.’nin Hz. Mehdi (A.S) ile ilgili görüşleri

            1.2.1- Peygamber Efendimiz (S.A.V), her yüz senede bir müceddid gönderileceğini haber vermiştir.

1.2.2- Hidayet Çağı’nda (ahir zamanda) Hz. Mehdi (A.S)’ın geleceğinden emin olanlar

1.2.3- Said-i Nursi’ye göre Hz. Mehdi (A.S)’ın çıkış zamanı olan Hidayet Çağı

 

2- Hz. MEHDİ (A.S)’IN ÇIKIŞINDA DÜNYANIN DURUMU

 

2.1- Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiği Hidayet Çağı’nın öncesinde ve giriş
dönemindeki ekonomik durum.

 

3- Hz. MEHDİ (A.S)’IN HİLÂFET MERKEZİNİN BULUNDUĞU YERDEN ÇIKMASI

 

3.1- Hz. Mehdi (A.S)’ın gelişinde İslâm’ın başında halife yoktur.

3.1.1- Bediüzzaman: “Hz. İsa (A.S) geldiğinde müslümanların başında Hz. Mehdi (A.S) olacaktır.” demektedir.

 

4- Hz. MEHDİ (A.S)’IN ÇIKIŞINDA GERÇEKLEŞEN OLAYLAR

 

4.1- Hz. Mehdi (A.S)’ın dönemi olan Hidayet Çağı’na ait alâmetler birbiri ardınca gerçekleşmektedir.

4.1.1- Fitnelerin çoğalması, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir.

4.1.2- Yaygın katliamların meydana gelmesi, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir.

4.1.3- Dünyanın her tarafında karışıklık ve kargaşanın olması, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir.

4.1.4- Kadın ve çocukların katledildiği fitnelerin yaşanması, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir.

4.1.5- Günümüzde, ambargolarla ticaret yollarının kesilmesi, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir.

4.1.6- Dünyanın her tarafında müslümanların zulme uğraması, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir.

4.1.7- Afganistan ve Irak’ta mescid ve camilerin savaşta atılan bombalarla yıkılması, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir.

4.1.8- Sahte Mehdilerin çıkması, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir.

 

5- Hz. MEHDİ RESÛL’ÜN HİDAYETLE GÖNDERİLMESİ

 

6- KUR’ÂN-I KERİM'E GÖRE HANİF DÎNİ, ARAPÇA ADIYLA İSLÂM

 

6.1- Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân-ı Kerim’de sadece hanif dîni emrolunmaktadır.

6.2- Hanif dîninde birleşmek

6.3- Hiç değişmeyen hanif dîni; şeriatı, dostluğu emreder, düşmanlığı nehyeder.

 

7- GÜNÜMÜZDE DÜNYA, DÜŞMAN FIRKALARA AYRILMIŞTIR.

 

8- DÎNLERİN BİRLEŞTİRİLMESİ

 

8.1- Yeryüzünde adalet, ancak dîn birliğinin sağlanmasıyla gerçekleşir.

8.2- Hidayet Çağı’nda tüm dünyada yaşanan savaşlar, çatışmalar, terör ve anarşi ortamı son bulacaktır.

8.3- Hidayet Çağı’nda insanlar arasında sosyal adalet gerçekleşecektir.

 

9- DÎN HÜRRİYETİ

 

9.1- Sahâbe gibi 7 safha ve 4 teslimi yaşayan sabikûn-el ahirînle ikinci asr-ı saadetin yaşanması

9.2- Hidayet Çağı’nda, herkesin ibadetini özgürce yerine getirdiği bir hoşgörü ortamının sağlanması

 

10- KEHF SURESİNİN HİDAYET ÇAĞI’NDAKİ DECCAL FİTNESİYLE İLİŞKİSİ

 

10.1- Deccal

10.2- Hz. İsa, Deccaliyet’i etkisiz hale getirecektir.

10.3- Hz. Mehdi (A.S) ve Hz. İsa (A.S)’ın birlikte Deccaliyet’i yok edecekleri hadîslerde bildirilmiştir.

10.4- Allahû Tealâ’nın Hz. Mehdi (A.S) ile nurunu tamamlaması

10.5- Hidayet Çağı’nda, Hidayet Güneşi olan Hz. Mehdi (A.S), Hz. İsa (A.S) ile birlikte Roma’yı fethedecek ve güneş batıdan doğacaktır.

10.6- Hz. Mehdi (A.S)’ın herşeyi açıklayan Kur’ân-ı Kerim’i öğretmesi

10.7- Dabbet’ül arz

 

11- KEHF SURESİNİN HİDAYET ÇAĞI’NA AİT İŞARETLERİ

 

11.1- Ashab-ı Kehf kıssası

11.2- Ashab-ı Kehf, gençlerden oluşan bir topluluktur.

11.3- Sayıları az, küçük bir topluluktur.

11.4- Bu gençler, Allah'a gönülden bağlı hakk mü'minlerdir.

11.5- İçinde yaşadıkları kavim, dînden uzaklaşmıştır.

11.6- İnkârcı yapıya karşıdırlar.

11.7- Ashab-ı Kehf’in mağarada çok uzun süre kalması

11.8- Ashab-ı Kehf’in mağarada yaşadıkları

11.9- Ashab-ı Kehf’in daha sonra uyanıp kavimlerinin arasına karışması

11.10- Ashab-ı Kehf, Allah’ın düşmanlarına karşı çok dikkatli ve tedbirlidirler.

             11.11- Kapalı bir mekânda bulunan Ashab-ı Kehf’in gençlerden oluşması

             11.12- Gençlerden oluşan Ashab-ı Kehf’in mücâdele yeri mağaradır.

11.13- Mağaranın geniş bir orta yeri vardır.

11.14- Mağaranın kapısında bir bekçi bulunmaktadır.

11.15- Allah’ın vaadinin hak olduğunu, kıyâmet hakkında şüphe olmadığını bilsinler diye onları uyandırdık.

11.16- Onların kaç kişi olduğunu Allahû Tealâ ve Allah’ın gaybı bildirdiği kişilerden başka kimse bilmez.

 

12- ALLAH’IN DİLEMESİYLE YAPACAĞINI SÖYLE

 

12.1- Allah’ın Vech’ini (Zat’ını) isteyerek Rabbine dua edenlerle beraber nefsini sabırlı tut.

12.2- Allah’ın Vech’ini (Zat’ını) dilemediği için ameli boşa gidenlere, iki adamın durumunu örnek ver.

12.3- Kıyâmet saati yakındır.

12.4- Ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını inkâr edenlerin amelleri heba olur (boşa gider).

12.5- Allah’ın Vech’ini (Zatını) dileyenlerin mükâfat ve dilemeyenlerin ceza günü

12.6- Kur’ân-ı Kerim’de, insanlara bütün meseleler misaller açıklanmış.

12.7- Hz. Mehdi Resûl, hidayet ile geldiği zaman, Rab’lerinin mağfiretini dilemekten ve mü’min olmaktan insanları men eden şey “Ruhun Allah’a ulaşması yoktur. Kul ile Allah arasına insan resûl giremez. Allah’a ulaştırmakla vazifeli insan resûl yoktur.” demeleridir.

12.8- Her devirde Hakk’a (Allah’a) ulaştıran ve Allah’ın emriyle adaleti yerine getiren hidayetçiler

 

13- Hz. MUSA (A.S) VE Hz. HIZIR (A.S) KISSASI

 

13.1- Hz. Musa (A.S)’ın genç yardımcısıyla “iki denizin birleştiği yere” yolculuk yapması

13.2- Azıkları olan pişmiş balığın canlanıp denize girmesinin Hz. Musa (A.S) ile Hz. Hızır (A.S)’ın buluşma yerine bir işaret olması

13.3- Hz. Musa (A.S)’ın ilim sahibi Hz. Hızır (A.S) ile buluşması

13.4- Hz. Musa (A.S)’ın, Hz. Hızır (A.S)’a tâbî olmak istemesi

13.5- Hz. Hızır (A.S)’ın Hz. Musa (A.S)’a verdiği cevap

13.6- Hz. Musa (A.S)’ın inşaallah diyerek söz vermesi

13.7- Hz. Hızır (A.S)’ın, konuyu açıklayıncaya kadar Hz. Musa (A.S)’dan kendisine soru sormamasını istemesi.

13.8- Hz. Hızır (A.S) ile Hz. Musa (A.S)’ın beraber bindikleri gemiyi delmesi

13.9- Hz. Musa (A.S)’ın, Hz. Hızır (A.S) ile olan beraberliğin devamını istemesi

13.10- Hz. Hızır (A.S)’ın çocuğu öldürmesi ve Hz. Musa (A.S)’ın tepkisi

13.11- Hz. Musa (A.S): “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme!”

13.12- Kasaba halkının Hz. Musa (A.S) ve Hz. Hızır (A.S)’ı misafir etmekten kaçınmaları

13.13- Hz. Musa (A.S)’ın sorduğu son soru sebebiyle Hz Hızır (A.S), ayrılma vaktinin geldiğini bildirmektedir.

13.14- Allahû Tealâ’nın Hz. Hızır (A.S)’a gemiyi deldirmesi

13.15- Allahû Tealâ, çocuğun canını almak için Hz. Hızır (A.S)’ı vesile kılmıştır.

13.16- Hz. Hızır (A.S)’ın öksüz çocuklara ait olan duvarı inşa etmesinin hikmeti

 

 

14- Hz. MEHDİ (A.S) VE Hz. ZÜLKARNEYN’İN KISSASI

 

14.1- Allahû Tealâ herşeyi Kur’ân’da açıklamıştır.

14.2- Allahû Tealâ hiçbir şeyi Kur’ân’da eksik bırakmamıştır.

14.3- Hz. Zülkarneyn (A.S)'a yeryüzünde sapasağlam bir iktidarın verilmesi

14.4- Hz. Zülkarneyn (A.S)’ın tuttuğu birinci yol

14.4.1- Güneş’in batıdan doğması

14.4.2- Said-i Nursi Hazretlerine göre Hidayet Güneşi Hz. Mehdi (A.S)’ın göreve başlaması

14.5- İkinci yol

14.6- Üçüncü yol

14.7- Ye'cuc ve Me'cuc'e karşı bir set inşa etmesi

14.8- Ashab-ı Kehf, Hz. Hızır (A.S) ve Hz. Zülkarneyn (A.S) kıssaları arasındaki benzerlikler

 

15- TALUT KISSASI VE Hz. MEHDİ (A.S)

 

15.1- Hz. Mehdi (A.S) ile Talut'un mücâdelelerinde başka benzerlikler de bulunmaktadır.

 

16- Hz. MEHDİ (A.S)’IN Hz. SÜLEYMAN (A.S) KISSASI İLE OLAN BAĞLANTISI 

 

16.1- Hz. Mehdi (A.S)’a Hz. Süleyman (A.S) gibi vahyedilmesi

16.2- Dönemlerinde çok büyük bolluk ve bereketin olması

16.3- Hz. Mehdi (A.S)’ın da Hz. Süleyman (A.S) gibi adaletli olması

16.3.1- Hz. Mehdi (A.S) dönemi olan Hidayet Çağı’nda yeryüzü adaletle dolacaktır.

16.4- Hz. Süleyman (A.S) öncesinde büyük bir fitne ortamı vardır.

16.4.1- Hz. Mehdi (A.S)’ın tıpkı Hz. Süleyman (A.S) gibi kendisinden önce yeryüzünde var olan tüm fitneleri önleyeceğini, Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîslerinde bize haber vermiştir.

16.5- Devirlerinin kutsal emanetleri onların yanındadır.

16.6- Dönemlerinde imara çok büyük önem verilir.

16.7- Hz. Süleyman (A.S) gibi Hz. Mehdi (A.S)’ın 40 yıl başta kalması

16.7.1- Hidayet Çağı’nda tüm varlıkların Hz. Mehdi (A.S)’ın yönetiminden razı olacakları hadîslerde bildirilmiştir.

 

 

 

 

 

 

HİDAYET ÇAĞI

 

Allah'ın izniyle 30 yıllık Hidayet Çağı’nın giriş dönemini geride bıraktık. Şu an Hidayet Çağı’nın gelişme, yükselme devresindeyiz. Bu devrede 7 safha ve 4 teslimden oluşan Kur’ân’daki İslâm, tüm dünyaya hâkim olacaktır. Kur’ân’daki İslâm’ın tüm dünyaya hâkim olacağı HİDAYET ÇAĞI’nda her türlü zorluk, sıkıntı ve acının yerini huzur, barış ve bolluk alacaktır. Kur’ân-ı Kerim'de, dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyerek mürşidine ihsanla tâbî olan kullarına, Allahû Tealâ’nın bir vaadidir.

 

24/NUR-55: Vaadallâhullezîne âmenû minkum ve amilûs sâlihâti leyestahlifennehum fil ardı kemestahlefellezîne min kablihim, ve leyumekkinenne lehum dînehumullezîrtedâ lehum ve le yubeddilennehum min ba’di havfihim emnâ(emnen), ya’budûnenî lâ yuşrikûne bî şey’â(şey’en), ve men kefere ba’de zâlike fe ulâike humul fâsikûn(fâsikûne).

Allah, sizden âmenû olanlara ve salih amel (nefs tezkiyesi) işleyenlere, kendilerinden öncekileri yeryüzünde halife kıldığı gibi mutlaka onları da halife kılacağını ve onlara, onlar için razı olduğu dînlerini mutlaka sağlamlaştıracağını ve korkularından sonra (korkularını) mutlaka güvenliğe çevireceğini vaadetti. Bana kul olurlar, hiçbir şeyle (Bana) şirk koşmazlar. Bundan sonra kim inkâr ederse, işte onlar, onlar fasıklardır.

 

Bugün dünyamızda yaşanan sıkıntıların hepsi, aslında Hidayet Çağı’nın ve Hz. Mehdi (A.S) ve Hz. İsa (A.S) gibi müjdeli şahısların habercisi niteliğindedir. Âyetlere göre mehdi; hidayete ermiş, Allah katından hidayetle gönderilen hidayetçi, hidayete erdiren mânâsını ihtiva eder. Hz. Mehdi (A.S), Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in kendi ailesinden olup ahir zamanda (Hidayet Çağı’nda) geleceğini müjdelediği, Mübarek Zat’a Allah’ın verdiği isimdir. Hidayet Çağı, hidayete erdiren (emanet olan ruhun dünya hayatında Allah’a ulaştıran) mânâsı itibariyle, Hz. Mehdi (A.S)’ın vazifeli olduğu dönemin adıdır. Hidayetin unutulduğu dönemde, yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolmuş iken, hidayet ve adalet ile dolduracaktır; O, Konstantiniyye’de (Roma’da) Hz. İsa Mesih ile birlikte olacak. Arap’a ve Arap olmayan herkese hükmedecek, Deccal’i öldürecek.

Şu anda Hidayet Çağı’ndayız (ahir zamandayız). Fitneler, insanları alabildiğine kemiriyor. Bugün insanlık; dünyanın, malın, fakirliğin, şiddet ve terörün, cehennemin bir imtihan konusu olduğu bir dizaynda yaşamaktalar. İnsanı, dîni yaşamaktan alıkoyan, Allah’a ulaşmayı dilemeye engel olan ve cehenneme sürükleyen âmil ve sebeplerin hepsi, aslında gerçekten bir fitne konusudur. Anlaşmazlıklar had safhadadır. En büyük fitne, ümmetin birliğini bozan (tevhidi-dünya hayatında Allah’a ulaşma dileğini unutturan) dînde fırkalara ayrılmadır. Ama günümüz dîn öğreticileri ve İslâm’ın beş şartının muhtevası içinde dîni yaşadıklarını iddia edenler, dînde fırkalara ayrılmış darmadağın bir durumda olmalarına rağmen kendilerini hidayette zanetmektedirler. Fırkalara ayrılmak, had safhada gerçekleşmiştir. Allahû Tealâ: “Dînde fırkalara ayrılmayın.” demesine rağmen, insanlar bunları gözardı etmektedirler. Gerçekten insanlık, alabildiğine bir herc-ü merc içindedir.

Söylediğimiz gibi; fitnenin çok çeşitli sebepleri vardır. Anarşi ve katliamlar, açlık, hayat pahalılığı ve özelikle bid’atlerin ortaya çıkması yani dînin aslında olmadığı halde, sonradan ortaya çıkan adetlerin, dînin esaslarıymış gibi kabul edilmesi bu sebeplerin başında gelmektedir. Allahû Tealâ, kâfirlerin birbirinin velîsi olduklarını ve tek ümmeti oluşturduklarını, bu Hidayet Çağı’nda fitnede birleşen bir tek ümmetin söz konusu olduğunu Enfal-73’te açıklamaktadır.

Allahû Tealâ aynı âyet-i kerimede bizlere seslenerek: “Siz de dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyerek tevhide, birlik beraberlik içerisine girmediğiniz taktirde, yeryüzünde çok büyük bir fesat oluşacaktır.” buyurmaktadır.

Duhan Suresinde ifade edilen duman, semayı ve bütün âlemleri kaplayan duhan; bu fesattır, bu dînde fırkalara ayrılma fitnesidir.

 

44/DUHAN-10: Fertekib yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin).

Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.

44/DUHAN-11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).

(O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. İşte bu, elîm bir azaptır.

44/DUHAN-12: Rabbenekşif annel azâbe innâ mû’minûn(mû’minûne).

Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz mü’minleriz.

44/DUHAN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kadcâehum resûlun mubîn(mubînun).

Onlara (herşeyi) açıklayan bir RESÛL gelmişti. (Buna rağmen RESÛL’ÜN söylediklerinden) ibret almadılar.

44/DUHAN-14: Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun).

Ve (O’NA) (şeytan tarafından vahyedilerek) “öğretilmiş” ve “deli” dediler ve sonra O’NDAN yüz çevirdiler.

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Ahir zamanda Kur’ân-ı Kerim bir vadide, insanlar başka bir vadide olacaktır.”

Neden?

Çünkü el yazması kitaplar, Kur’ân-ı Kerim’in önüne geçirilmiştir.

Yine Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Ahir zamanda Kur’ân’ın resmi, İslâm’ın ismi kalacaktır. İnsanlar, İslâmî isimlerle adlandırılacaktır. Camiler dıştan mamur ama içleri hidayetten harabe halinde olacaktır.”

İşte dîn öğreticilerinin, hidayeti gizlemeleri sebebiyle hidayet tamamen yok olmuştur.

Gerçekten Allahû Tealâ’ya ne kadar hamdetsek, şükretsek az ki; Hidayet Çağı’nda Allahû Tealâ, bizi Efendi Hazretleri ile beraber kıldı.

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V): “O’nunla, fitne ortadan kaldırılacak.” dediği zaman, O’nun tebliğine uyarak dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyenlerin, dînde fırkalara ayrılmaktan kurtulacağını, dîn özgürlüğünün bu dilekle sağlanacağını ifade etmiştir. Dînde zorlama yoktur. Dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemeyerek Allah’ın dînini yaşamak istemeyen insan, Allah’ın kendisine verdiği cüz’i (serbest) iradenin sahibidir. İradesini dilediği gibi kullanarak hesabını Allah’a verecektir. Ama Allah’ın dînini yaşamak istemeyen bu insanlar da, kesinlikle fitneye sebep olmadan (başkasının hidayetine mâni olmadan), İslâm toplumu içerisinde devlete verdikleri vergiyle, Allah’ın hükümleriyle adaletin sağlandığı bir dizayn içinde hayatlarına devam edebileceklerdir.

 

 

 

1- ÂYET VE HADÎSLERDE, HZ. MEHDİ (A.S)’IN DEVRİ OLAN HİDAYET ÇAĞI

 

1.1- Hz. Mehdi (A.S) ile ilgili Kur’ân âyetleri

 

1.1.1- Hz. Mehdi (A.S)’ın şeriatı tasdik etmesi

 

Hz. Mehdi (A.S)’ın Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbenin birlikte yaşadığı 7 safha ve 4 teslimden oluşan İslâm ahlâkını hâkim kılmak için, kıyâmet kopmadan önce Hidayet Çağı’nda (ahir zamanda) yeryüzüne mutlaka geleceği, Kur’ân âyetleri ve hadîslerde belirtilmiştir.

 

3/AL-İ İMRAN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tensurunneh(tensurunnehu), kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).

Hani o zaman ki; Allah, peygamberlerin (nebîlerin) MİSAK’ini (yeminini) almıştı: “Andolsun ki; size Kitap ve hikmet verdim, sizlerden sonra sizinle beraber bulunanı (Allah’ın sizlere verdiği kitapları) tasdik eden Resûl gelince, O’na mutlaka îmân edecek ve O’na mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu ikrar ettiniz mi ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” “İkrar ettik.” dediler. “Öyle ise şahit olun. Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.

 

Al-i İmran-81’e göre Allahû Tealâ şeriat kitaplarını, nebîlere vermektedir. Şeriat kitaplarının hükümleri, her devirde bütün insanları bağlamaktadır. Hz. Mehdi resûl, şeriat sahibi bir nebî değildir. Bir velî resûl olan Hz. Mehdi (A.S), âyetten de anlaşıldığı gibi, kendisinden önceki ulûl’azm peygamberlerine verilen şeriatı tasdik etmektedir.

Şeriat kitaplarının kavim resûllerine (nebî olmayan resûllere) değil, nebîlere (peygamberlere) indirildiği gayet açıktır. Velî resûllerin görevi, insanları uyarmak ve onları Allah'a kul etmektir.

Peygamber Efendimiz meşhur hadîsinde: “En hayırlınız Kur’ân’ı öğrenen ve öğretendir.” buyuruyor. Bir başka hadîsinde: “Ümmetimin en hayırlısı Hz. Mehdi (A.S)’dır.” buyuruyor. Allah’a ulaşmayı dilemeyen ve mürşidlerine tâbî olmayan günümüz dîn öğreticileri, aslî mânâsından saptırılmış hidayeti öğretmektedirler. “HİDAYET doğru yoldur.” deyip HAKKI BÂTIL kılarak Kur’ân’ın nurunu söndürmektedirler.

Allah’ın koruması sebebiyle, Kur’ân’ın âyetlerini değiştirmeye gücü yetmeyen şeytan, HİDAYET kavramını değiştirmek suretiyle insanların HİDAYET’ine mâni olmaktadır. İblis, diğer Kur’ân kavramlarını aslî mânâsından saptırdığı gibi HİDAYET’i de “doğru yol” adını vererek değiştirmiş ve bunu günümüzde bütün dîn adamlarına kabul ettirmiştir. Çünkü 22 Kur’ân-ı Kerim mealinin hepsinde, nerede “HİDAYET” kelimesi geçmişse “doğru yol” olarak Türkçeleştirilmiştir. Neticede 14 asırda HİDAYET’in simgesi “doğru yol” olmuştur ve bütün dîn adamlarınca benimsenmiştir. Yani “HİDAYET”in gerçek anlamı şeytan tarafından yok edilmiştir.

 

9/TEVBE-32: Yurîdûne en yutfîû nûrallâhi bi efvâhihim ve ye’ballâhu illâ en yutimme nûrehu ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).

(Onlar) ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemez.

 

1.1.2- Bir velî resûl olan Hz. Mehdi (A.S)’ın hidayet ve hak dînle gönderilmesi

 

Günümüz dîn öğreticileri, iblisin negatif tesiriyle, hakkı batıl ile iptal etmeye çalışarak, yanlış dîn öğretileriyle, farkında olmadan, Allah’ın nurunu söndürmektedirler. Örneğin; “Dünya hayatında ruhun Allah’a ulaşması yoktur. Ruh bize hayat verir. Ruh vücuttan çıkarsa kişi ölür. Ancak ölümle insan ruhu Allah’a ulaşır.” diyerek Allah’ın âyetlerine karşı mücâdele ederek Allah’ın nurunu söndürenle karşı Allahû Tealâ da Hidayet Çağı’nda (ahir zamanda) nurunu tamamlamak ve 7 safha ve 4 teslimden oluşan, Kur’ân ahlâkını tüm kâinata hâkim kılmak için, Hz. Mehdi (A.S)’ı hidayet ve hak dîn ile göndermiştir.

 

9/TEVBE-33: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirehu aled dîni kullihî ve lev kerihel muşrikûn(muşrikûne).

Müşrikler kerih görseler bile; resûlünü, dîn üzerine, dînin bütününü (bütün özelliklerini) izhar etmesi (ortaya çıkarması) için hidayetle, hak dîn ile gönderen, O’dur.

 

18/KEHF-56: Ve mâ nursilul murselîne illâ mubeşşirîne ve munzirîn(munzirîne), ve yucâdilullezîne keferû bil bâtılı li yudhıdû bihil hakka vettehazû âyâtî ve mâ unzirû huzuvâ(huzuven).

Biz, resûlleri sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz. Kâfirler (ise) hakkı bâtılla iptal etmek için mücâdele ederler. Âyetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alay (konusu) ederler.

 

Velî resûller sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak her kavme, ardı arkası kesilmeksizin gönderilirken, her devirde onlara karşı Allah’a ulaşmayı dilemeyerek hakkı bâtılla iptal etmek için mücâdele eden dîn adamları, bilmeyerek ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmektedirler.

 

1.1.3- İnsan ve cin şeytanların Kur’ân’ı unutturup insanları resûlden uzaklaştırması

 

Hidayet ve hak dîn ile gelen Hz. Mehdi (A.S), Kur’ân’a dayalı olarak 30 küsür yıldır hidayeti tebliğ etmektedir. Allah’a ulaşmayı dileyip mürşide tâbî olanları müjdelemekte, Allah’a ulaşmayı dilemeyip dalâlete kalanları cehennemle uyarmaktadır. Allah’a ulaşmayı dileyen fırka hidayete ermesine karşılık, Allah’a ulaşmayı dilemeyerek üzerlerine dalâlet hak olanlar, Allah’tan başka, şeytanları dostlar edinerek kendilerinin hidayete erdiklerini zannetmektedirler.

 

7/A'RAF-30: Ferîkan hadâ ve ferîkan hakka aleyhimud dalâletu, innehumuttehazûş şeyâtîne evliyâe min dûnillâhi ve yahsebûne ennehum muhtedûn(muhtedûne).

Bir kısmı hidayete erdi ve bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu. Muhakkak ki; onlar, Allah’tan başka şeytanları dostlar edindiler. Ve onlar kendilerinin hidayete erdiklerini zannediyorlar (hesap ediyorlar).

 

İşte Allah’tan başka şeytanları dostlar edinerek kendilerinin hidayete erdiklerini zannedenler, öldükleri zaman bakın pişmanlıklarını nasıl dile getiriyorlar:

 

25/FURKAN-27: Ve yevme yeadduz zâlimu alâ yedeyhi yekûlu yâ leytenîttehaztu mear resûli sebîlâ(sebîlen).

Ve o gün, zalim ellerini ısırır: “Keşke resûlle beraber (Allah’a giden) bir yol ittihaz etseydim.” der.

25/FURKAN-28: Yâ veyletâ leytenî lem ettehız fulânen halîlâ(halîlen).

Yazıklar olsun, keşke ben filanı (o kişiyi) dost edinmeseydim.

 

Neden böyle diyor? Çünkü filan diye dost edindiği kişi, kendisini hidayete zannetmesine rağmen aslında şeytanı dost edinen birisidir.

 

25/FURKAN-29: Lekad edallenî aniz zikri ba’de iz câenî, ve kâneş şeytânu lil insâni hazûlâ(hazûlen).

Andolsun ki; bana zikir (Kur’ân’daki ilim) geldikten sonra beni zikirden saptırdı ve şeytan, insana yardımı engelleyendir.

 

Hz. Mehdi (A.S) hidayet ve hak dîn (Kur’ân’daki ilimle) kendisine gelmesine rağmen, hidayette zannettiği kişi sebebiyle Allah’ın Resûl’ünden yüz çevirmiş ve şeytanı dost edinmiştir.

 

25/FURKAN-30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzel kur’âne mehcûrâ(mehcûran).

Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.

 

Hz. Mehdi (A.S): “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.

 

9/TEVBE-33: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirehu aled dîni kullihî ve lev kerihel muşrikûn(muşrikûne).

Müşrikler kerih görseler bile; resûlünü, dîn üzerine, dînin bütününü (bütün özelliklerini) izhar etmesi (ortaya çıkarması) için hidayetle, hak dîn ile gönderen, O’dur.

 

Hadîslere göre HİDAYET ÇAĞI, Hicrî 1400’lü yıllar, Allah’ın izniyle, Hz. Mehdi (A.S)’ın ihsanla tâbî olanları hidayete erdirdiği, Deccal’in çıktığı olağanüstü bir dönemdir. İkinci kere yeryüzüne dönecek olan Hz. İsa (A.S), Allah’ın izniyle, Deccal’i öldürecektir. Hz. Mehdi (A.S), Hz. İsa (A.S) ile ittifak yaparak dîn birliği sağlanacaktır. Böylece tüm dünyada insanların kitleler halinde İslâm’a yönelmesi gibi büyük olayların Hidayet Çağı’nda gerçekleşeceğini Peygamber Efendimiz (S.A.V), 14. asır önce hadîslerinde bize haber vermiştir.

 

1.1.4- Duhan fitnesi ve herşeyi açıklayan Hz. Mehdi (A.S)’dan yüz çevirmeleri  

 

Hz. Mehdi (A.S)’a karşı çıkan Prof. Yaşar Nuri Öztürk, Allahû Tealâ’nın resûl olarak gönderdiği Mehdi Aleyhisselâm ile bir özel TV programında beraber oldular. Ceviz Kabuğu Rezaleti adlı programda, bir taraftan nefsin temsilcileri Yaşar Nuri Öztürk, Hüseyin Hatemi, Ayhan Songar, Hüseyin Atay ve bunların zanlarını tescil eden, programı yürüten Hulki Cevizoğlu; öbür yandan da Allah’ın temsilcisi Efendimiz, Mehdi Resûl vardı.

Olay, şeytanın taraftarlarının Efendimiz’e yaptıkları bir hileydi, bir tuzaktı. Özellikle Ayhan Songar, Efendimiz’i “delilikle” itham etti. Bu olay, Duhan Suresinin 10, 11, 12, 13 ve 14. âyet-i kerimelerinin de aynı zamanda ispatı idi. İşte bu olayla Efendimiz’e bağlı olanların bir kısmı O’ndan yüz çevirdiler ve böylece fıska düştüler.

Duhan, günümüzde bütün dünyayı saran bir fitnedir. Allah’ın seçtiği insanların %90’dan fazlası, Allah’a ulaşmayı dilemeyerek gizli şirk sebebiyle “hanif dînininden” saparak dînde fırkalara ayrılmışlar. Duhan fitnesini oluşturan bu duman, bütün dünyayı saran bir azaptır. Ama bu insanlar (bugünün insanları) Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için mü’min değillerdir. Allah’a inandıkları için kendilerini mü’min sanıyorlar. Hem dünyada her hatalarından sonra Allah’ın azabını yaşıyorlar hem de cehennemde azap çekecekler. Ve toplumun büyük kısmı, 1996 yılında Ceviz Kabuğu programında Allah’ın Resûl’ünün şeytandan vahiy alan, (şeytan tarafından) öğretilmiş ve deli olduğuna inandılar. Allah, o programda Resûl’üne sadece insanların kurtuluş (felâh) reçetesini (ALLAH’A ULAŞMAYI DİLEMEYİ) tekrar tekrar söyletti. Allah’ın asıl muradı ise “öğretilmiş ve deli” olduğu topluma kabul ettirilen Resûl’ün, Duhan-13 ve 14’teki Resûl olduğunu kesin olarak ispat etmek idi… Ve ispat etti.

Görülüyor ki Allah, Resûl’ünün gerçek kimliğini (Allah’ın indindeki payesini) bütün Türkiye halkına ispat etti. 4 dîn profesörü mizanseni öyle güzel hazırlamışlardı ki; toplumun çok büyük bir kısmı, Allah’ın Resûl’ünün şeytandan vahiy aldığına (şeytan tarafından öğretildiğine) ve deli olduğuna inandılar.

Böylece Allah, Resûl’üne TUZAK kuranları, kurdukları TUZAKLA, TUZAĞA DÜŞÜRDÜ.

Televizyonları parselleyenler, HİDAYET ÇAĞI’nın Önderi, Mehdi Resûl’e “öğretilmiş ve deli” dediler:

 

44/DUHAN-10: Fertekib yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin).

Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.

44/DUHAN-11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).

(O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. Işte bu, elîm bir azaptır.

44/DUHAN-12: Rabbenekşif annel azâbe innâ mû’minûn(mû’minûne).

Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz mü’minleriz.

44/DUHAN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kadcâehum resûlun mubîn(mubînun).

Onlara (herşeyi) açıklayan bir RESÛL gelmişti. (Buna rağmen RESÛL’ÜN söylediklerinden) ibret almadılar.

44/DUHAN-14: Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun).

Ve (O’NA) (şeytan tarafından vahyedilerek) “öğretilmiş” ve “deli” dediler ve sonra O’NDAN yüz çevirdiler.

 

1.2- Hz. Mehdi (A.S) ilgili hadîsler, Muhyiddin Arabi ve Said-i Nursi Hz.’nin  Hz. Mehdi (A.S) ile ilgili görüşleri

 

1.2.1- Peygamber Efendimiz (S.A.V), her yüz senede bir müceddid gönderileceğini haber vermiştir.

 

Öncelikle Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîslerinde, her yüzyıl başında dînî hakikatleri devrin ihtiyaçlarına göre açıklamak üzere “dîni canlandıran, yenileyen” bir “müceddid” gönderileceğini belirtmiştir.

Ebu Hüreyre’nin rivayetine göre; Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmuş:

 

“Gerçekten Azîz ve Celil olan Allah, HER YÜZ SENENİN BAŞINDA şu ümmetin dînini bid’atten (dîne sonradan karışmış bâtıl uygulamalardan) ayıracak, yenileyecek (ilim sahibi) bir zatı gönderir.”

(Sünen-i Ebu Davud, 5/100)

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in, Hz. Mehdi (A.S)’ın çıkış tarihi olarak hadîslerinde açıkça Hicrî 1400 tarihini vermesi, içinde bulunduğumuz Hidayet Çağı’nda Hz. Mehdi (A.S)’ın çıktığını bize bildirmektedir. Çünkü Hicrî 1400 yılının başlangıcı, Milâdî 1980 yılına denk gelmektedir. Efendimiz, vazifeye başladığı günden bugüne kadar Allah’tan öğrendiği Kur’ân-ı Kerim’i aralıksız tebliğ etmektedir.

 

1.2.2- Hidayet Çağı’nda (ahir zamanda) Hz. Mehdi (A.S)’ın geleceğinden emin olanlar

 

Birçok evliya, Hidayet Çağı’nda (ahir zamanda) Hz. Mehdi (A.S)’ın gelişinde hiçbir şüphe olmadığını bildirmişlerdir. Bunların başında gelen Muhyiddin Arabi Hazretleri Futuhat-ı Mekkiye isimli eserinde şunları söylemiştir:

 

“Muhakkak ki, yeryüzü zulüm ve haksızlık ile dolduğu sırada Allah’ın halifesi kıyam edecek, yeryüzünü adalet ve eşitlikle dolduracak… Genel kazancı, halka arasında eşit olarak paylaştıracak, halka adaletle hükmedecek ve anlaşmazlıklarda hakemlik edecek. Allah, O’nun işini bir gecede düzene koyacak, zafer hep O’nun önünde yürüyecek. Ayağını, Peygamber’in Ayağı’nın yerine koyacak (O’nun izinde yürüyecek) ve hiçbir zaman sapmayacak. Dağınık dînleri (bâtıl inançları) ortadan kaldırıp, sadece hak dîni hâkim kılacak.”

(Muhyiddin Arabi, el-Futuhat El Mekkiye, 366. bab, C.3, s. 327-328)

 

1.2.3- Said-i Nursi’ye göre Hz. Mehdi (A.S)’ın çıkış zamanı olan Hidayet Çağı

 

“Her yüz sene başında dîni tecdid edecek bir müceddidi gönderiyor.” müjdesinin ihbarına muvâzi olarak Hz. Mevlâna Halid, ekser ehli hakikatin tasdikiyle, 1200 senesinin yani on ikinci asrın müceddididir.”

(Barla Lahikası, 120)

 

“Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüş, kanaat verir ki; nass-ı hadîs ile Risale-i Nur tecdidi dîn hususunda bir müceddid hükmündedir.”

(Barla Lahikası, 121)

 

Üstad, Hicrî 1200 yılında Mevlâna Halid’in müceddid olduğunu, yüz sene sonra (1300 yıllarında) Risale-i Nur’un aynı vazifeyi yaptığını belirtmiş. Dolayısıyla bir yüz yıl sonraki müceddid olarak (1400’lü yıllarda) Hz. Mehdi (A.S)’ın geleceğini anlıyoruz.

 

“Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki; herşeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakikî beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat (mehdi) dahi bu zamanda gelse…

(Kastamonu Lahikası, 57)

 

Bediüzzaman Said-i Nursi, “hakikî beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat” diyerek Hz. Mehdi (A.S)’ın henüz gelmediğini, müslümanlar tarafından beklendiğini ve kendi yaşadığı devirden bir asır sonra geleceğini bildirmiştir. Bediüzzaman, Hicrî 13. asırda yaşamıştır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in bildirdiği ve Said-i Nursi Hazretleri’nin kendisinden bir asır sonra geleceğini bize müjdelediği Efendimiz Mehdi (A.S), Hicrî 14. asrın müceddidi olarak 30 yıldan beri tebliğ yapmaktadır.

 

“Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.”

(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138- Kastamonu Lahikası, 72)

 

“Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten (velî şahıstan) işittim ki; o zat, eski velîlerin gaybî işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki: ‘Şark tarafından bir nur zuhur edecek (ortaya çıkacak), bid’atler zulümatını (dîne sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak. Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki; bu hizmetimizle o nuranî zatlara zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz).”

(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)

 

Üstad, Mehdi’nin kendisi olmadığını, kendisinden sonra geleceğini “Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.” şeklinde belirterek açıklamıştır. Mehdi ve talebelerine ancak bir zemin hazırlayabildiklerini belirtmiştir.

 

“Bid’atler zulümatını (dîne sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak.” Mehdi’nin tüm bid’atleri ortadan kaldıracağını söylemiştir ki; bu konu Said-i Nursi Hazretleri’nin döneminde uygulamaya geçmemiştir. Kur’ân-ı Kerim’in terk edildiği, bid’atlerden oluşan bir dîn tatbikatı, İslâm’ın 5 şartıyla kimsenin kurtuluşa ulaşmayacağını tebliğ eden ilk kişi, Efendimiz Mehdi Resûl’dür. Ayrıca dînimize sonradan girmiş hurafelerin, bid’atlerin dînden temizlenerek dünyadaki tüm müslümanlar tarafından uygulanması gerektiğini, kurtuluşun buna bağlı olduğunu ilk söyleyen; Efendimiz Mehdi (A.S)’dır.

Bediüzzaman, İslâm âleminin üzerindeki zulüm ortamının kendisinden “bir asır sonra” ancak Hz. Mehdi (A.S) ile dağıtılacağını söylemiştir. Bediüzzaman açık bir tarih vermiştir. Kendisinden bir sonraki yüzyılda “Hz. Mehdi (A.S)’ın talebeleriyle birlikte yapacağı çalışmalarla, İslâm âlemini büyük sıkıntılardan kurtararak feraha kavuşturacağını ” bildirmiştir.

 

 

 

2- Hz. MEHDİ (A.S)’IN ÇIKIŞINDA DÜNYANIN DURUMU

 

“Ahir zamanda ümmetimin başına sultanlarından şiddetli belâlar gelir, öyle ki yerler müslümanlara dar gelir.”

(Kitab-ül Burhan Fi Alâmet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 12)

 

“Mehdi’den önce, yaygın katliamların vuku bulacağı büyük bir fitne görülecektir.”

(El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alâmet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 37)

 

“Masum insanlar katloluncaya kadar Mehdi çıkmayacak ve katliamlara yerde ve göktekiler, artık tahammül edemez bir hale geldiğinde zuhur edecektir.”

(El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alâmet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 37)

 

“Hiçbir tarafın ondan mahfuz kalmayacağı bir fitne zuhur edecek, bu fitne kaldığı yerden hemen başka bir tarafa yayılacak.”

(El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alâmet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 21-22)

 

“Dünya herc-ü merc (fitne, dağınıklık) içinde kaldığında, fitneler zuhur ettiğinde, yollar kesildiğinde, bazıları bazısına hücum ettiğinde, büyük küçüğe merhamet etmediği, büyüğe vakarlı davranmadığında Allah, bu sırada onlardan adavetin kökünü kazıyarak dalâlet kalelerini fethedecek ve evvelce benim ayakta tuttuğum gibi, ahir zamanında dîni ayakta tutacak, önceden zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracak birini (Mehdi) gönderecektir.”

(Kitab-ül Burhan Fi Alâmeti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s.12)

 

“Mehdi çıkmadan önce, milletler arasında ticaret ve yollar kesilecek, insanlar arasında fitneler çoğalacaktır.”

(El Kavlu-l Muhtasar Fi Alâmet-il Mehdiyy-il Muntazar, Ahmed Ibn-i Hacer-i Mekki, s. 39-40)

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V), Hz. Mehdi (A.S) gelmeden önce bazı müslüman ülkelerde, dîn ahlâkından uzak, zalim ve acımasız karakterli kişilerin iktidarda olacağını hadîslerinde belirtmiştir. Gerçekten bugün iktidarda olan yöneticiler, müslüman halka eziyet etmekte, baskıcı rejimleri ile insanları ezmektedirler. Bir kısmında ise ehil olmayan yöneticiler nedeniyle halk çeşitli belâlara, doğal afetlere maruz kalmaktadır. Dünyanın pek çok yerinde müslümanlar, ülke yönetimindeki liderler tarafından baskı altına alınmakta, çeşitli zorluk ve sıkıntılara maruz bırakılmaktadırlar. Hak dîni yaşamak isteyenlerin özgürce ibadetlerini yerine getirmeleri engellenmekte, ekonomik sıkıntılar yaşamı zorlaştırmaktadır.

Hz. Mehdi (A.S)’ın gelişi ile ilgili hadîslerin büyük bir kısmında, Mehdi (A.S) gelmeden önce (günümüzde olduğu gibi) dünyada karmaşa, güvensizlik ve huzursuzluğun hâkim olacağı bildirilmektedir. Savaşlar ve çatışmaların yanı sıra, toplu katliamların yaşanacak olması, içinde yaşadığımız bu dönemin belirgin özellikleri arasındadır. Hadîslerde, tüm dünya çapında katliamların yaygın olarak yaşanacağına (Hz. Mehdi (A.S)’ın çıkışı ile ilgili hadîslerde katliamların yaygınlaşmasından bahsedilirken), bu katliamların günümüzde olduğu gibi masum insanları hedef alacağına özellikle dikkat çekilmiştir. Günümüzde hemen hemen tüm savaşlarda asıl hedef, sivil halk olmaktadır. Katliamlar ve terör eylemleri de asıl olarak sivil ve masum halka yönelik olarak gerçekleştirilmekte, çoğunlukla çocuklar, yaşlılar ve kadınlar katledilmektedir. Özellikle kendilerini savunma imkânı olmayan bu insanların seçilmiş olması, katliamların çapının geniş, hayatlarını kaybeden insanların sayısının yüksek olmasına neden olmaktadır.

“Fitne” kelimesi “cehalet, zaruret ve ihtilâflar, karışıklık, kavga, savaş” gibi anlamlara da gelmektedir. Kelimenin bu anlamları düşünüldüğünde özellikle son bir asırdır, hadîste de ifade edildiği gibi “kaldığı yerden hemen başka bir tarafa yayılan” savaşlar, iç çatışmalar, kargaşalar dünyanın dört bir yanında bitip tükenmeden devam etmektedir. Özellikle geride bıraktığımız 20. yüzyıl “Savaşlar yüzyılı” olarak anılmaktadır. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyıl ise savaşlar ve terör olayları ile başlamıştır ve halen bu herc-ü merc olayı, dünyanın dört bir yanında devam etmektedir.

İçinde bulunduğumuz Hidayet Çağı’nda 1996’da Kanal 6 Televizyonu’ndaki programda Efendimiz, “Allah’ın bu devirde vazifeli kıldığı Resûl’üyüm.” dediğinde dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemeyerek tebliğe karşı çıkan, Kur’ân ahlâkından yoksun Hulki Cevizoğlu: “Sen Resûl isen ispat sadedinde bize bir mucize göster. Biz o zaman inanacağız.” dediler. Yüce Rabbimiz, her devirde Allah’ın resûllerini yalanlayan insanların içinde bulunduğu halleri aşağıdaki âyetlerde veciz bir şekilde bize anlatmaktadır:

 

6/EN’AM-109: Ve aksemû billâhi cehde eymânihim le in câethum âyetun le yu’minunne bih(bihâ), kul innemel ayâtu indallâhi ve mâ yuş’irukum ennehâ izâ câet lâ yu’minûn(yu’minûne).

Ve eğer onlara bir âyet (mucize) gelirse, ona mutlaka inanacaklarına dair, Allah’a en kuvvetli yeminleri ile yemin ettiler. “Muhakkak ki; âyetler (mucizeler) ancak Allah’ın katındadır (İndi Ilâhi’dedir)” de. Ve (âyet) geldiği zaman onların inanmayacaklarının siz farkında değilsiniz.

6/EN’AM-110: Ve nukallibu ef’idetehum ve ebsârehum kemâ lem yu’minû bihî evvele merretin ve nezeruhum fî tugyanihim ya’mehûn(ya’mehûne).

Ve onların fuad hassalarını (nefsin kalbinin idrak hassalarını) ve basiretlerini (nefsin kalp gözünün görme hassalarını) evvelce O’na inanmadıkları (mü’min olmadıkları) ilk zamanki hallerine çeviririz. Onları, azgınlıkları içinde şaşkın bırakırız.

6/EN’AM-111: Ve lev ennenâ nezzelnâ ileyhimul melâikete ve kelleme-humulmevtâ ve haşernâ aleyhim kulle şey’in kubulen mâ kânû li yu’minû illâ en yeşâallâhu ve lâkinne ekserehum yechelûn(yechelûne).

Ve eğer Biz, gerçekten onlara melekler indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı, herşeyi onların karşısında toplasaydık, Allah’ın dilemesi hariç inanacak değillerdi. Ve lâkin onların çoğu cahillik ediyorlar.

 

47/MUHAMMED-1: Ellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi edalle a’mâlehum.

İnkâr edenlerin ve (insanları) Allah’ın yolundan saptıranların amellerini (Allah) boşa çıkardı.

47/MUHAMMED-2: Vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve âmenû bi mâ nuzzile alâ muhammedin ve huvel hakku min rabbihim keffere anhum seyyiâtihim ve asleha bâlehum.

Âmenû olan ve salih amel (nefsi tezkiye edici ameller) yapanların ve Hz. Muhammed (S.A.V)’e indirdiğimiz Şey’e (Kur’ân-ı Kerim’e) ve O’nun Rab’lerinden bir hak olduğuna inananların günahlarını (Allah) örttü ve onların hallerini ıslâh etti.

47/MUHAMMED-3: Zâlike bi ennellezîne keferûttebeûl bâtıle ve ennellezîne âmenûttebeûl hakka min rabbihim, kezâlike yadribullâhu lin nâsi emsâlehum.

Bunlar, kâfirlerin bâtıla tâbî olması ve âmenû olanların, Rab’lerinden (inen) hakka tâbî olmaları sebebiyledir. Allah insanlara, işte böyle kendi durumlarını mİsal verir.

 

8/ENFAL-8: Li yuhıkkal hakka ve yubtılel bâtıle ve lev kerihel mucrimûn(mucrimûne).

Mücrimler kerih görse de hakkın gerçekleşmesi ve bâtılın yok olması için.

 

2.1- Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiği Hidayet Çağı’nın öncesinde ve giriş
dönemindeki ekonomik durum

 

“Fakirler çoğalacak.”

(Ölüm-Kıyâmet-Ahiret ve Ahir Zaman Alâmetleri, s. 455)

 

“Açlık ve hayat pahalılığı alabildiğine yayılacak.”

(Ölüm-Kıyâmet-Ahiret ve Ahir zaman Alâmetleri, s. 440)

 

“Deccal’in zuhurundan üç yıl önce, son derece buhranlı günler olacak, açlık hüküm sürecektir…” (Kıyâmet Alâmetleri, s. 220)

 

“Deccal’in çıkmasından önce gökyüzü üç sene yağmurunu tutar. Birinci senede normal yağmurun üçte birini tutup üçte ikisini yağdırır. Yeryüzü bitkisinin üçte birini bitirmez. İkinci yılda gökyüzü normal yağmurunun üçte ikisini yağdırmaz. Yeryüzü de bitkisinin üçte ikisini bitirmez. Üçüncü yılda ise gökyüzü yağmurunun tamamını keser, yeryüzü de bitkisinden hiçbirini bitirmez.”

(Ebu Davud, İbni Mace, Taberani; Geleceğin Tarihi 3, s. 241)

 

Peygamberimiz Efendimiz (S.A.V), Hz. Mehdi (A.S) öncesinde ve Hidayet Çağı’nın giriş devresinde yeryüzündeki halklar arasında açlık ve fakirliğin yaygınlaşacağını hadîslerinde bildirmiştir. Hiç şüphesiz tarih boyunca açlık ve sefalet hep var olmuştur. Ancak ahir zamanda fakirlik tüm dünya genelinde çok büyük bir artış gösterecektir. Ve bu durum da Hz. Mehdi (A.S)’ın gelişinin habercisi olarak hadîslerde bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de bu durumun Allah’ın bir sünnetullahı olduğu şöyle haber verilmektedir:

 

6/EN’AM-42: Ve lekad erselnâ ilâ umemin min kablike fe ehaznâhum bil be’sâi ved darrâi leallehum yetedarraûn(yetedarraûne).

Andolsun ki; Biz senden önce ümmetlere de (resûller) gönderdik.O zaman onları da sıkıntıya ve darlığa uğrattık, böylece yalvarırlar diye.

6/EN’AM-43: Fe lev lâ iz câehum be’sunâ tedarraû ve lâkin kaset kulûbuhum ve zeyyene lehumuş şeytânu mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).

Böylece onlara darlığımız geldiği zaman yalvarsalardı olmaz mıydı? Fakat onların kalpleri kasiyet bağladı (katılaştı). Şeytan, onlara yapmış oldukları şeyleri süsledi (güzel gösterdi).

 

7/A’RAF-94: Ve mâ erselnâ fî karyetin min nebiyyin illâ ehaznâ ehlehâ bil be’sâi ved darrâi leallehum yaddarraûn(yaddarraûne).

Ve Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkını darlık ve sıkıntıya uğratmadığımız ülke yoktur ki; böylece onlar yalvarıp, yakarırlar.

7/A’RAF-95: Summe beddelnâ mekânes seyyietil hasenete hattâ afev ve kâlû kad messe âbâenad darrâu ves serrâu fe ehaznâhum bagteten ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).

Sonra seyyiatin yerini hasenatla değiştirdik. Ne zaman ki çoğaldılar ve şöyle dediler. “Babalarımıza da şiddetli darlık ve ferahlık dokunmuştu. (Allah’tan bilmediler, ders almadılar). Bunun üzerine onları farkına varmadan (şuurunda değilken) aniden aldık.”

7/A’RAF-96: Ve lev enne ehlel kurâ âmenû vettekav le fetahnâ aleyhim berekâtin mines semâi vel ardı ve lâkin kezzebû fe ehaznâhum bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

O ülkenin halkı eğer âmenû olsalardı ve takva sahibi olsalardı elbette onlara semadan ve yerden bereketler (bolluk) açardık. Fakat onlar yalanladılar. Böylece kazandıklarından dolayı onları aldık (cezalandırdık).

 

 

 

3- Hz. MEHDİ (A.S)’IN HİLÂFET MERKEZİNİN BULUNDUĞU YERDEN ÇIKMASI

 

Hidayet Çağı (ahir zaman) hakkındaki rivayetlerin merkez noktasını Hz. Mehdi (A.S) teşkil eder. Ancak bu olayların yerleri hakkında farklı farklı rivayetler mevcuttur. Bediüzzaman bu konuya şu şekilde açıklık getirmiştir:

 

“Şimdi, Hz. Mehdi gibi şahsı hakkındaki rivayetin ihtilâfatı ve sırrı şudur ki; hadîs tefsir edenler, kendi bilgilerini bu hadîslerin açıklamalarına tatbik etmişler. Meselâ: Merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukuat-ı Hz. Mehdiyye veya Süfyaniyye’yi merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kufe, Şam ve Medine gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler.”

(Sözler, 359)

 

“Merkez-i Hilâfet eski zamanda Irak’ta, Şam’da ve Medine’de bulunduğundan raviler kendi içtihatlarıyla daimî öyle kalacak gibi mânâ verip, “Merkez-i Hilâfet-i İslâmiye” yakınlarında tasvir etmişler, Halep ve Şam demişler. Hadîsin mücmel haberlerini kendi içtihatlarıyla tavsil etmişler.”

(Şualar, 492)

 

Yani Bediüzzaman’ın üstteki ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, ahir zaman hadîslerini aktaran her âlim, Hz. Mehdi (A.S) olayının gerçekleşeceği yer olarak, kendi zamanının Hilâfet Merkezi olan Irak, Şam, Kûfe, Medine gibi şehirleri belirtmişler. Ahir zaman olaylarını kendi dönemlerindeki hilâfet merkezlerini esas alarak aktarmışlardır.

Ancak, ahir zaman olaylarının vuku bulduğu yerle ilgili rivayetlerin ortak noktası, bu olayların Hilâfet Merkezi’nde gerçekleştiğidir. Bilindiği gibi, son hilâfet merkezi İstanbul’dur. Halifelik bu yüzyılın başlarında resmî olarak kaldırılmıştır ve o günden bu yana dünya üzerinde başka hiçbir yere de taşınmamıştır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in iki sancağı, kılıcı ve gömleği ile diğer Mukaddes Emanetler İstanbul’dadır. Sonuç olarak, halen bu manevî unvanı koruyan tek şehir İstanbul’dur.

 

3.1- Hz. Mehdi (A.S)’ın gelişinde İslâm’ın başında halife yoktur.

 

“Dünyada ismi geçecek bir halife kalmayıncaya kadar çıkmayacaktır.”

(El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alâmet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 54)

 

“O’nun çıkacağı yıl insanlar hacca başlarında bir emir bulunmadan gidecekler.”

(Kıyâmet Alâmetleri, s. 168-169)

 

Yavuz Sultan Selim ile halifelik Osmanlı’ya geçmiştir. Son Osmanlı Padişahı Vahdettin’le halifelik sona ermiştir. 13. asrın mücedidi Said-i Nursi Hazretleri 1876 da doğmuştur. 13. asrın mücedidi Said-i Nursi Hazretlerinin döneminde İslâm’ın başındaki halife son Osmanlı Padişahı Vahdettin vardır. son Osmanlı Padişahı Vahdettinle halifeliğin sona ermesinden bu yana İslâm toplumu başsız, halifesiz kalmıştır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîslerinde Hz. Mehdi (A.S)’ın ortaya çıkacağı dönemde İslâm ümmetinin başında bir halife yani manevî bir lider bulunmayacağını bildirmektedir.

Gerçekten Efendimiz’in vazife aldığı Hidayet Çağı’nda hadîslerde bildirildiği gibi müslümanların başında halife yoktur.

 

3.1.1- Bediüzzaman: “Hz. İsa (A.S) geldiğinde müslümanların başında Hz. Mehdi (A.S) olacaktır.” demektedir.

 

“Evet, hadîs-i şerifin ifadesiyle Hz. İsa’nın semavî nuzülü kat’i olmakla beraber; mânâ-yı işarisiyle başka hakikatleri ifade ettiği gibi bu hakikate de mu’cizane işaret ediyor.”

(Kastamonu Lahikası, 50)

 

“Şahs-ı İsa Aleyhisselâm’ın kılıncı ile maktül olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddîyunluk ve dînsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanileridir ki; o ruhaniler dîn-i İsevî’nin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek. Hattâ, “Hz. İsa gelir, Hz. Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbî olur.” diye rivayeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kur’âniye’nin matbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder.”

(Şualar, 493)

 

 

 

4- Hz. MEHDİ (A.S)’IN ÇIKIŞINDA GERÇEKLEŞEN OLAYLAR

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V), Hz. Mehdi (A.S)’ın çıkışından önce ve kendi dönemi olan Hidayet Çağı’nda gerçekleşecek olaylar hakkında bizleri bilgilendirmiştir. Hz. Mehdi (A.S)’ın çıkışının alâmetleri olan bu olayları haber veren Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîslerine baktığımız zaman, içinde bulunduğumuz dönemin ortam ve şartlarını açıkça tarif etiğini ve çok yakın geçmişte arka arkaya gerçekleşen bazı kritik olayları haber verdiğini görmekteyiz.

Gerek Hz. Mehdi (A.S)’ın çıkışı, gerekse kıyâmet alâmetleri ile ilgili hadîslerin ardarda gerçekleşmeleri, içinde bulunduğumuz dönem olan Hidayet Çağı’na işaret etmektedir. Ve tüm alâmetlerin Hicrî 14. yüzyıl başından (1979-1980) itibaren sırayla ortaya çıkmaları, içinde bulunduğumuz Hidayet Çağı, Hz. Mehdi (A.S)’ın yeryüzünde bulunuş yılları olduğunu çok net bir şekilde ortaya koymaktadır.

 

4.1- Hz. Mehdi (A.S)’ın dönemi olan Hidayet Çağı’na ait alâmetler birbiri ardınca gerçekleşmektedir.

 

                Hz. Mehdi (A.S)’ın çıkış alâmetlerinin bildirildiği hadîslerde, bu alâmetlerin arka arkaya, “tesbih taneleri” gibi meydana geleceği ifade edilmektedir. Gerçekten de bu alâmetler, birbiri ardınca ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in bildirdiği şekilde meydana gelmektedir. Hadîslerde belirtildiği gibi, dünyanın dört bir yanında kargaşa ve anarşi artmakta, arka arkaya fitneler meydana gelmekte, katliamlar ve büyük felâketler yaşanmakta, yokluk ve açlık artmakta, insanlar büyük sıkıntılar çekmektedir. Tüm bu alâmetlerin arka arkaya, içinde bulunduğumuz zamanda Hidayet Çağı’nda gerçekleşmesi, müslümanların asırlardır gelişini bekledikleri Hz. Mehdi (A.S)’ın dönemi olan Hidayet Çağı içinde olduğumuzu çok net olarak göstermektedir.

 

“Çok acıklı durumlar ve elîm manzaralar görülür. Fitneler arka arkaya devam eder.”

(Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadîsler - Ahir Zaman Mehdisinin Alâmetleri, Kahraman Neşriyat, s. 36)

 

“Bir fitne görülür, bunu diğer fitneler takip eder.”

(Kitab-ül Burhan Fi Alâmeti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 26)

 

Kıyâmet alâmetlerinin arka arkaya meydana gelmesi, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir. Kıyâmetin zamanını sadece Allah bilir. Ancak kıyâmet olmadan önce oluşan olaylar, işaretler alâmetleri vardır.

 

47/MUHAMMED-18: Fe hel yenzurûne illes sâate en te’tiyehum bagteh(bagteten), fe kad câe eşrâtuhâ, fe ennâ lehum izâ câethum zikrâhum.

Öyleyse “o saatin” gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Halbuki onun alâmetleri (işaretleri) gelmiştir. Fakat (o saat) kendilerine geldiği zaman, onlara hatırlatmanın ne (faydası) olur ki?

 

“Kıyâmet alâmetleri birbirini takiben meydana gelir. Bir dizideki boncukların ardarda kopması gibi.”

(Ramuz-El Ehadîs, 277/6; Camiü’s-Sagir, 3/167)

 

Kıyâmet alâmetleri aynı zamanda Mehdi (A.S)’ın çıkış alâmetleridir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîslerinde bildirdiği 10 büyük kıyâmet alâmetlerinden bir tanesi duhan fitnesidir. Duhan olayını Yüce Rabbimiz, Duhan Suresinin 10, 11, 12, 13 ve 14. âyetlerinde bize açıklamaktadır:

 

44/DUHAN-10: Fertekib yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin).

Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.

44/DUHAN-11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).

(O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. Işte bu, elîm bir azaptır.

44/DUHAN-12: Rabbenekşif annel azâbe innâ mû’minûn(mû’minûne).

Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz, mü’minleriz.

44/DUHAN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun).

Onlara (herşeyi) açıklayan bir resûl gelmişti. (Buna rağmen resûlün söylediklerinden) ibret almadılar.

44/DUHAN-14: Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun).

Ve (O’NA) (şeytan tarafından vahyedilerek) “öğretilmiş” ve “deli” dediler ve sonra O’NDAN yüz çevirdiler.

 

Bu âyetlerde sözü edilen Resûl’ün Efendi Hazretleri olduğunu, Yüce Rabbimiz 1996’da Kanal 6’da Hulki Cevizoğlu’nun programıyla bütün Türk halkına ispat etti.

Peygamber Efendimiz (S.A.V), Duhan Suresinin 10, 11, 12, 13 ve 14. âyetlerini okuduktan sonra başını kaldırarak sahâbeye: “Bu devre (duhan fitnesinin gerçekleştiği ahir zamana işaret ederek), ilmin ortadan kaldırıldığı zamandır.” buyurmuştur.

Ziya bin Lebit: “Ey Allah’ın Resûl’ü, biz Kur’ân’ı okurken çocuklarımıza öğretirken ilim (Kur’ân-ı Kerim) nasıl ortadan kalkar?” deyince Peygamber Efendimiz (S.A.V), evvelki zamanlarda yahudilerin ve hristiyanların düştüğü şeytanın tuzağına işaret edercesine: “Yahudi ve hristiyanların elinde Tevrat ve İncil olmasına rağmen onların ne işine yarıyor?” buyuruyor.

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in, aşağıdaki hadîsleri bu konuyu ispat ediyor:

“İnsanlara bir zaman gelecektir ki; Kur’ân-ı Kerim’in yalnız resmi, İslâm’ın yalnız ismi kalacaktır. Onlar İslâm’dan en uzak insanlar oldukları halde İslâmî isimlerle isimlenecekler, mescidleri görünüşte mamur olduğu halde hidayet yönünden harap olacaktır.”

Abdullah b. Amr b. el-As (R.A) diyor ki: Ben Resûlullah (S.A.V)’ı şöyle söylerken işittim: “Allah ilmi (Kur’ân-ı Kerim’i) insanlardan söküp almak suretiyle kaldırmaz, bilâkis âlimlerin (daimî zikre ulaşmış ehli zikrin) canlarını almak suretiyle ilmi kaldırır. Aralarında hiçbir âlim (ehli zikir) kalmaz da insanlar cahilleri önderler edinirler, onlara sorular sorarlar, onlar da bilgisizce fetva verirler ve böylece hem kendileri sapıtırlar hem de başkalarını saptırırlar.”

İşte Peygamber (S.A.V) Efendimiz’den, sonra, savaşlarla ve normal ölümlerle Kur’ân’daki İslâm’ı yaşayan sahâbe, tâbiîn ve tebei tâbiînin sayısı gün be gün azalmıştır. Aralarında hiçbir âlim (ehli zikir) kalmadığında insanlar, cahilleri önderler edinmişler, onlara sorular sormuşlar, onlar da bilgisizce fetva vermişler ve böylece hem kendileri dalâlete kaldıkları gibi zanlarına dayalı hidayetine engel oldukları insanların da dalâlette kalmasına sebep olmuşlar. Günümüzde de meşhur dîn proflarımız, zanlarına dayalı insanların hidayetine mâni olmaya devam ediyorlar.

İşte 1996’da, Kanal 6 televizyon programında bu olay vuku bulmuştur. Hidayet Çağı’nda Allah’ın vazifeli kıldığı Mehdi (A.S)’ı yalanlayan Prof. Yaşar Nuri Öztürk, Hüseyin Hatemi, Ayhan Songar ve Hüseyin Atay’ın etkisinde kalarak izleyicilerin çoğu Efendi Hazretleri’nden yüz çevirdiler ve 3 kere “Allah’a ulaşmayı dilediğiniz taktirde mutlaka Allah’ın cennetine girersiniz.” demesine rağmen gerekli dersi almadılar. Efendi Hazretleri tıpkı Furkan Suresinin 30. âyet-i kerimesinde belirtildiği gibi Kur’ân’ın terkedildiğini, Kur’ân’ın İslâm âlemi tarafından yaşanmadığını defaatle açıkladı:

 

25/FURKAN-27: Ve yevme yeadduz zâlimu alâ yedeyhi yekûlu yâ leytenîttehaztu mear resûli sebîlâ(sebîlen).

Zalimlerin herbiri iki elini ısırdığı o günde şöyle diyecekler: “Ne olurdu, O resûl ile beraber, sebîli (Allah’a ulaştıran yolu) tutsaydım.”

25/FURKAN-28: Yâ veyletâ leytenî lem ettehız fulânen halîlâ(halîlen).

Yazıklar olsun bana, ne olurdu filânı dost edinmeseydim.

25/FURKAN-29: Lekad edallenî aniz zikri ba’de iz câenî, ve kâneş şeytânu lil insâni hazûlâ(hazûlen).

Andolsun ki; bana Kur’ân gelmişken o, beni zikirden saptırdı. Şeytan, insanı yalnız bırakır.

25/FURKAN-30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzel kur’âne mehcûrâ(mehcûran).

Resûl dedi ki: “Yarab, kavmim Kur’ân’ı terkettiler.”

 

4.1.1- Fitnelerin çoğalması, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir.

 

“Hiçbir tarafın ondan mahfuz (saklı) kalmayacağı bir fitne zuhur edecek, bu fitne kaldığı yerden hemen başka bir tarafa yayılacak ve bu durum bir münadinin semadan seslenerek: ‘Ey insanlar, emiriniz artık Mehdi’dir.’ demesine kadar devam edecektir.”

(El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alâmet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)

 

İnsanların dînde fırkalara ayrılması demek olan duhan fitnesi, bütün insanları sarmıştır. Bu fitne gün geçtikçe şiddetini artırarak yayılmaktadır.

 

4.1.2- Yaygın katliamların meydana gelmesi, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir.

 

“Şu hadîseler meydana gelmedikçe kıyâmet kopmayacaktır. Ölümler ve katliamlar yaygın hale gelecek.”

(Camiü’s-Sagir, 3:211, Müsned, 2:492, 4:391, 392)

 

Ölümler ve çatışmalar her gün dozajı artarcasına yaygın bir halde devam etmektedir.

 

4.1.3- Dünyanın her tarafında karışıklık ve kargaşanın olması, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir.

 

“Dünya herc-ü merc (insanlar arasında meydana gelen fitne, fesat, darmadağınık, karmaşık, allak bullak ortam) içinde kaldığında, fitneler zuhur ettiğinde, yollar kesildiğinde, bazıları bazısına hücum ettiğinde, büyük küçüğe merhamet etmediği, büyüğe vakarlı davranmadığında Allah, bu sırada onlardan adavetin (düşmanlığın) kökünü kazıyarak dalâlet kalelerini fethedecek ve evvelce benim ayakta tuttuğum gibi, ahir zamanında dîni ayakta tutacak, önceden zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracak birini (Mehdi) gönderecektir.”

(Kitab-ül Burhan Fi Alâmeti-l Mehdiyy-il Ahir Zaman)

 

Şu an dünyada bu herc-ü merc ortamı yaşanmaktadır.

 

4.1.4- Kadın ve çocukların katledildiği fitnelerin yaşanması, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir.

 

8/ENFAL-25: Vettekû fitneten lâ tusîbennellezîne zalemû minkum hâssah(hâssaten), va’lemû ennallâhe şedîdul ikâb(ikâbi).

Ve sizden (içinizden), sadece zalim kimselere isabet etmeyen, onlara has (özel) olmayan (diğerlerine de isabet eden) fitneden sakının (takva sahibi olun). Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu biliniz. (Biliniz ki, muhakkak Allah’ın azabı çok şiddetlidir.)

 

“Masum insanlar katloluncaya kadar Mehdi çıkmayacak ve katliamlara yerde ve göktekiler, artık tahammül edemez bir hale geldiğinde zuhur edecektir.”

(El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alâmet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 37)

 

“Bu fitnelerin en sonuncusu, günahsız insanların öldürülmesidir ki; artık o zaman kendisinden herkesin razı olacağı bir gidişatta olan Hz. Mehdi (A.S) çıkar.”

(Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadîsler - Ahir Zaman Mehdisinin Alâmetleri, Kahraman Neşriyat, s. 38)

 

Anarşi, terör ve canlı bombalama olaylarında sadece savunmasız durumda masum insanlar zarar görmektedir.

 

4.1.5- Günümüzde, ambargolarla ticaret yollarının kesilmesi, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir.

 

“Ticaret ve yolların kesildiği ve fitnelerin çoğaldığı zaman.”

(El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alâmet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 39-40)

 

İçinde bulunduğumuz Hidayet Çağı’nda işgalden önce Irak’a ambargo uygulanmaktaydı, şu an ambargo tehdidi altında ülkeler vardır. (İran, Suriye gibi).

 

4.1.6- Dünyanın her tarafında müslümanların zulme uğraması, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir

 

“Rükû ve secdeye giden herkesi cezalandırır. Zulüm, fesad ve fısk çıkarır. Âlim ve zahidleri katleder, pek çok şehri de işgal eder. Kan akıtmayı helâl kılarak, Al-i Muhammed’e düşman kesilir.”

(Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadîsler - Ahir Zaman Mehdisinin Alâmetleri, Kahraman Neşriyat, s. 37)

 

“Benden sonra halifeler olur. Halifelerden sonra emirler, emirlerden sonra zalim melikler gelir. Son olarak da Ehl-i Beytim’den birisi çıkar.”

(Kitab-ül Burhan Fi Alâmet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 84)

 

Günümüzde müslümanlar sıcak çatışmaların yaşandığı savaş ortamında yaşamaktalar. Her ülkede inançlarından dolayı iktidarlar tarafından müslümanlara büyük zulüm yapılmaktadır.

 

4.1.7- Afganistan ve Irak’ta mescid ve camilerin savaşta atılan bombalarla yıkılması, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir.

 

22/HAC-40: Ellezîne uhricû min diyârihim bi gayri hakkın illâ en yekûlû rabbunallâh(rabbunallâhu), ve lev lâ def’ullâhin nâse ba’dahum bi ba’dın lehuddimet savâmıu ve biyaun ve salavâtun ve mesâcidu yuzkeru fîhesmullâhi kesîrâ(kesîran), ve le yansurennallâhu men yansuruh(yansuruhu), innallâhe le kaviyyun azîz(azîzun).

Onlar, sadece “Rabbimiz Allah’tır.” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Ve eğer, Allah’ın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı, (rahiplerin) mabedleri, (hristiyanların) kiliseleri, (yahudilerin) havraları ve içinde Allah’ın isminin çok zikredildiği (müslümanların) mescidleri mutlaka harap olup, yıkılırdı. O’na (Allah’a) yardım edene, Allah mutlaka yardım eder. Muhakkak ki Allah, elbette Kaviyy’dir (kuvvetli, güçlüdür), Azîz’dir (yücedir).

 

“Süfyani kuru bir vadiden çıkar. Kelp kabilesinden abus çehreli, sert kalpli adamlardan bir ordu düzenler ve bunlar her tarafa zulmederler. O, medrese ve mescidleri yıkar, rükû ve secdeye giden herkesi cezalandırır.”

(Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadîsler - Ahir Zaman Mehdisinin Alâmetleri, Kahraman Neşriyat, s. 35)

 

Günümüzde, Irak’ta her gün camilerde canlı bombalama olayları sebebiyle yüzlerce masum insan hayatını kaybetmekte ve camiler yıkılmaktadır.

 

4.1.8- Sahte Mehdilerin çıkması, Hz. Mehdi (A.S)’ın geldiğini göstermektedir.

 

Hadîslerde bildirildiğine göre, Hz. Mehdi (A.S)’ın çıkışında birçok sahte kurtarıcılar (mesih deccaller), Hz. Mehdi (A.S) ve Hz. İsa olduğunu iddia eden insanlar ortaya çıkacaktır. Bu gibi kişilerin ortaya çıkması ise insanların hayatta olan Hz. Mehdi (A.S)’a, Hz. İsa (A.S)’ın dünyaya ikinci kere fizik vücuduyla geleceğine şüphe ile yaklaşmalarına neden olmaktadır.

Hz. İsa (A.S)’ın ve Hz. Mehdi (A.S)’ın tanınmamalarında, geçmişte ve şu an ortaya çıkan bu sahte şahısların varlığı önemli bir etkendir. Bu tür sahte kurtarıcıların çıkışına şahit olmaları, insanların Hz. Mehdi (A.S)’ı da uzun süre tanınmamasına neden olur. Ancak hiç unutmamak gerekir ki; sahte mehdilerin ve sahte peygamberlerin ortaya çıkışı da Hz. Mehdi (A.S)’ın ve Hz. İsa (A.S)’ın gelişinin önemli bir alâmeti ve müjdesidir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîslerinde bu müjde, şu şekilde haber verilmektedir:

 

“Herbiri Allah’ın peygamberi olduğunu iddia eden otuza yakın yalancı gönderilmedikçe kıyâmet kopmayacaktır.”

(Tirmizi, Fiten: 43; Ebu Davud, Melahim: 16)

 

Bu hadîs bize, geçmişte ve günümüzde de Hz. İsa (A.S) olduğunu iddia eden 30’a yakın yalancı çıkacağını göstermektedir. Çünkü Hz. İsa (A.S), Allah’ın kendisine İncil verdiği ulûl’azm peygamberlerindendir. Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de birçok kişi “Ben Hz. İsa (A.S)’ım.” diyor. Hz. İsa (A.S) henüz gelmedi ama mutlaka gelecek. Şeytan, sahte mesihleri devreye koyarak gerçeğin üstünü örtmek, insanları hakiki beklenilen Hz. İsa (A.S)’dan uzaklaştırmak amacındadır.

 

“Herbirisi kendinin Tek Mabud olan Allah’tan Resûlu olarak gönderildiğini iddia eden altmış yalancının çıkması.”

(Kitab-ül Burhan fi Alâmet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 36)

 

Bu hadîste bize, geçmişte ve günümüzde Hz. Mehdi (A.S) olduğunu iddia eden 60’a yakın yalancı çıkacağını göstermektedir. Bu hadîs, aynı zamanda Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ahir zamanda geleceğini bize müjdelediği Hz. Mehdi (A.S)’ın, Allah’ın Resûl’ü olduğunu ispat etmektedir.

Sahte mehdilerin ve mesihlerin bir kısmı çıkmıştır, bir kısmı da ilerleyen yıllarda çıkacaktır. Şüphesiz, sahte mehdi ve mesihlerin yalanlarının tümüyle ortaya çıkacağı günler yani Hz. İsa (A.S)’ın geri dönüşü ve Hz. Mehdi (A.S)’ın arkasında namaz kılması ise çok yakındır. Çünkü Peygamber Efendimiz (S.A.V), yalancıların ardından Hz. İsa (A.S)’ın geri dönüşünü ve Hz. Mehdi (A.S)’ın gelişini de müjdelemiştir.

 

 

 

5- Hz. MEHDİ RESÛL’ÜN HİDAYETLE GÖNDERİLMESİ

 

48/FETİH-28: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirehu aled dîni kullih(kullihi), ve kefâ billâhi şehîdâ(şehîden).                               

O Allah ki; diğer bütün dînlere gâlip kılmak üzere resûlünü hidayet ve hak dîn (İslâm) ile gönderendir. Şahit olarak Allah kâfidir.

 

Mehdi Resûl’ün getirdiği hidayetin ne olduğuna gelin beraber bakalım:

Ülkemizdeki 22 Kur’ân mealine dayanarak günümüz dîn adamları HİDAYETİ “doğru yol” olarak tanımlıyorlar. HİDAYET “doğru yol” değildir. Herşeyden evvel HİDAYET “yol” değildir. Fakat bir yolun (Sıratı Mustakîm) üzerinde, ruhun Allah’a doğru yolculuk yaparak (seyr-i sülûk) Allah’a ulaşmasıdır. Ve bu, sadece ruhun HİDAYETİDİR.

Kur’ân’daki HİDAYET, kelime kelime şöyle ifade ediliyor:

 

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yehûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinitteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden (asla) razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (var ya) işte o, hidayettir.” Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyarsan andolsun ki; Allah’tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olmaz.

 

“inne: muhakkak ki

hudâllâhi: Allah’a ulaşmak

huve: işte o

el hudâ: HİDAYET’tir.”

 

3/AL-İ İMRAN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm (alîmun).

Ve sizin dîninize tâbî olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki: “Muhakkak ki HİDAYET, Allah’a ulaşmaktır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)?” De ki: “Hiç şüphesiz fazl, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’un Alîm’dir (Allah herşeyi kuşatan ve herşeyi bilendir).

 

“inne: muhakkak ki

el hudâ: HİDAYET

hudallâh: Allah’a ulaşmaktır.”

 

42/ŞURA-52: Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ, mâ kunte tedrî mel kitâbu ve lel îmânu ve lâkin cealnâhu nûren nehdî bihî men neşâu min ibâdinâ, ve inneke le tehdî ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).    

Ve işte böylece sana emrimizden bir ruh (Kur’ân-ı Kerim) vahyettik. Ve sen, kitap nedir ve îmân nedir bilmiyordun. Ve lâkin O’nu “nur” kıldık. Kullarımızdan dilediğimizi O’nunla hidayete erdiririz. Ve muhakkak ki sen, mutlaka Sıratı Mustakîm’e hidayet ediyorsun (ulaştırıyorsun).

 

Bu âyette Allah, Kur’ân’ı insanların HİDAYET’e erdirmek için nur kıldığını ifade ediyor. Yani Kur’ân, insanları HİDAYET’e erdirecek âyetlerle donatılmıştır. Şeytan, Kur’ân’ın âyetlerini değiştiremez. Çünkü Allah, Hicr Suresinin 9. âyetinde buyuruyor:

 

15/HİCR-9: İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne).

Muhakkak ki zikri (Kur’ân-ı Kerim’i), Biz indirdik. O’nun koruyucuları (da) mutlaka, Biziz.

 

Kur’ân-ı Kerim’i değiştiremeyen şeytan, insanları kendisiyle birlikte cehenneme götürmek için kurtuluş için gerekli olan diğer Kur’ân kavramlarını aslî mânâsından saptırdığı gibi HİDAYETİ “doğru yol” olarak değiştirerek hidayeti gizlemiştir.

 

2/BAKARA-159: İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ min el beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbî, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).

İndirdiğimiz o beyyinelerden olan şeyleri ve HİDAYETi (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaştırılmasını) Kitab’ta Allah insanlara açıkladıktan sonra gizleyenler (var ya), onlara, hem Allah lânet eder hem de lânet ediciler lânet eder.

 

 

18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin, doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. Işte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

 

17/İSRA-97: Ve men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehum evliyâe min dûnih(dûnihî), ve nahşuruhum yevmel kıyâmeti alâ vucûhihim umyen ve bukmen ve summâ(summen), me’vâhum cehennem (cehennemu), kullemâ habet zidnâhum saîrâ(saîren).

Ve Allah, kimi hidayete erdirirse (Kendisine ulaştırırsa) artık o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse), o taktirde onlar için, O’ndan (Allah’tan) başka dostlar bulamazsın.Ve kıyâmet günü onları kör, dilsiz ve sağır olarak yüzükoyun (sürünerek) haşrederiz (edeceğiz, toplayacağız). Onların me’vası (kalacakları yer) cehennemdir. Ve Biz, onlara (ateşin) her sönmeye yüz tutuşunda (alevli ateşi) artırdık (artıracağız).

 

Kehf-17 ve İsra-97’ye göre, Allah’ın kişinin ruhunu Kendisine ulaştırması HİDAYET’tir. İnsan hayatta iken, yaşarken, ruhunu Allah’a ulaştırmayı dileyecek ve dilediği andan itibaren dalâletten kurtulmuş olacak. Yani HİDAYET üzere olacak, HİDAYET’te olacak. Peki, ne zaman HİDAYET’e erecek? Allah’a ruhu ulaştığı zaman ruh, Allah’ın Zat’ında ifna olur, yok olur. İşte o zaman kişi HİDAYET’e erer.

Bugünkü İslâm anlayışında insanlar “Ruh, vücuttan ayrılırsa insan ölür.” zannediyorlar. Çünkü meal yazanlar “İnsana hayat veren ruhtur.” diyorlar. Bu vahim bir yanlışlıktır. HAKKI BÂTIL kılmaktır. İnsana hayat veren ruh değildir. Hayat veren ve öldüren sadece Allah’tır. Allahû Tealâ: “Hayat veren ve öldüren sadece Biziz, Biz.” buyuruyor:

 

15/HİCR-23: Ve innâ le nahnu nuhyî ve numîtu ve nahnul vârisûn(vârisûne).

Ve muhakkak ki Biz, sadece Biz, hayat veririz. Ve Biz, öldürürüz. Ve varis olanlar da Biziz.

 

Hiç kimse insana, Allah’ın değil de ruhun hayat verdiğine dair Kur’ân’da hiçbir âyet gösteremez. Evvelâ bu vahim yanlışlıktan kurtulmalıyız. Ruh, vücuttan ayrılınca kimse ölmez. Hayat, ruhun vücudumuzda olmasına bağlı değildir. Allah önce hayat verir, sonra ruhu üfürür.

 

32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).

Sonra onu sevva etti (düzenledi). Ve onun içine ruhundan üfledi. Ve sizde işitme hassası, görme hassası, fuad (idrak etme) hassası kıldı. (Ne kadar) az şükrediyorsunuz.

 

Ruhumuzu Allah’a ulaştırmayı dilemek (HİDAYET’te olmak) ve hayatta iken Allah’a ulaştırmak (HİDAYET’e ermek) üzerimize 12 defa farz kılınmıştır:

 

30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönel (Allah’a ulaşmayı dile) ve böylece O’na (Allah’a karşı) takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden olma.

 

31/LOKMAN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy (ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn (ta’melûne).

Ve eğer annen, baban bilmediğin bir şeyi, Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Kim Bana yönelmişse (ruhunu Bana ulaştırmayı dilemişse) sen de onun yoluna tâbî ol (aynı yolu takip ederek sen de Bana ulaş). Sonra (ölümden sonra) hepiniz Bana döneceksiniz (Azrail (A.S) sizi Bana getirecek). Size yaptıklarınızı haber vereceğim.

 

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin) ve O’na (Allah’a) teslim olun. Üzerinize azap (kabir azabı) gelmeden önce (ölümden önce). Yoksa sonra yardım olunmazsınız.

 

10/YUNUS-25: Vallâhu yed’û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).

Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.

 

42/ŞURA-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).

Rabbinize icabet edin, Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. Izin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).

 

13/RAD-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

 

51/ZARİYAT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).

Öyleyse Allah’a kaç (Allah’a ulaş, Allah’a sığın). Muhakkak ki; ben, sizin için apaçık bir uyarıcıyım.

 

73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).        

Rabbinin (Allah’ın) ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek O’na (Allah’a) dön (ulaş, vasıl ol).

 

89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).                             

Ey mutmain olan nefs!

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).       

(Ey ruh!) Rabbine geri dön (erek ulaş). Allah’tan razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanarak.

89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.                                                                                       

(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman), (Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

89/FECR-30: Vedhulî cennetî.                                                                          

Ve cennetime gir.

 

4/NİSA-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli), innallâhe niımmâ yeızukum bih(bihî), innallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).

Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi emreder. İnsanlar arasında hakemlik ettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki; Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki; Allah, işiten ve görendir.

 

5/MAİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).

Allah’ın, sizin üzerinizdeki ni’metini ve “işittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misakinizi hatırlayın. Allah’a karşı takva sahibi olun. Çünkü; O, göğüslerde (sinelerde) olanı bilir.

 

6/EN’AM-152: Ve lâ takrebû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddeh(eşuddehu), ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Yetimin malına, o en kuvvetli Çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.

 

HİDAYET hem kavram hem yaşantı olarak Hidayet Çağı’na gelinceye kadar unutulmuş, asıl ifadesiyle “yok edilmiş”tir. Yani HAKK, BÂTIL’a dönüştürülmüştür.

 

 

 

6- KUR’ÂN-I KERİM'E GÖRE HANİF DÎNİ, ARAPÇA ADIYLA İSLÂM

 

Dînin sahibi Allah’tır. Allah zamandan ve mekandan münezzehtir. Zamanı sıfırlayabilen sonsuz hızın sahibi Allahû Tealâ, sıfır zaman aralığında kâinatın her noktasında bulunduğu için Allah mekândan da münezzehtir. Dînin tekâmüle ihtiyacı yoktur. Bu sebeple “İslâm en mütekâmil dîndir.” sözü Kur’ân’a ters düşmektedir. Musevîlik, Hristiyanlık, İslâm veya bunun dışındaki hiçbir fırkanın da hanif dîninden ayrı bir dîni yoktur. Kısaca, dînler yoktur, sadece bir tek dîn vardır. O dîn, Hz. Âdem (A.S)’ın dînidir. O dîn, Hz. Nuh (A.S)’ın, Hz. İbrâhîm (A.S)’ın hanif dînidir, Hz. Musa (A.S)’ın, Hz. İsa (A.S)’ın dinidir. O dîn Hz. Muhammed (S.A.V)’ın dînidir. O dîn bugün de bütün insanlığın dînidir.

 

3/AL-İ İMRAN-33: İnnallâhestafâ âdeme ve nûhan ve âle ibrâhîme ve âle imrâne alel âlemîn(âlemîne).
Hiç şüphesiz Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrâhîm ailesini ve İmran ailesini seçti ve âlemlere üstün kıldı.

 

Yüce Rabbimiz, Hz. İbrâhîm’in Hz. Nuh (A.S)’ın dîninden olduğunu Saffat-83’te açıklıyor:

 

37/SAFFAT-83: Ve inne min şîatihî le ibrâhîm(ibrâhîme).

Muhakkak ki onun dîninden olanlardan (önemli biri de) İbrâhîm (A.S)’dır.

 

3/AL-İ İMRAN-67: Mâ kâne ibrâhîmu yahûdiyyen ve lâ nasrâniyyen ve lâkin kâne hanîfen muslimâ(muslimen), ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne).

İbrâhîm ne yahudi, ne de hristiyandı. Lâkin o HANİF (Allah’ın tekliğine, ona ölümden evvel ulaşmanın ve teslim olmanın farz olduğuna inanan) olarak (Allah’a) teslim olmuştu. MÜŞRİKlerden de değildi.

 

Hz. İbrâhîm (A.S) ne yahudi ne de hristiyandı. Allah’ın tekliğine, O’na ölümden evvel ulaşmanın ve teslim olmanın farz olduğuna inanan olarak (Allah’a) teslim olmuştu. Daha önce Nuh (A.S)’ı hidayete erdiren Allahû Tealâ, akabinde Hz. İbrâhîm’e, İshak (A.S) ve Yâkub (A.S)’ı bağışlayarak hepsini hidayete erdirdiğini Enam-84’te açıklıyor:

 

6/EN'AM-84: Ve vehebnâ lehû ishâka ve ya’kûb(ya’kûbe), kullen hedeynâ ve nûhâ(nûhan) hedeynâ min kablu ve min zurriyyetihî dâvude ve suleymâne ve eyyûbe ve yûsufe ve mûsâ ve hârûn(hârûne) ve kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne).

Ve ona İshak (A.S) ve Yâkub (A.S)’ı bağışladık. Hepsini hidayete erdirdik. Ve daha önce Nuh (A.S)’ı hidayete erdirdik ve onun zürriyetinden Davud (A.S), Süleyman (A.S) , Eyyub (A.S), Yusuf (A.S), Musa(A.S) ve Harun (A.S)’ı da hidayete erdirdik. Ve işte böylece, muhsinleri mükâfatlandırırız.

 

7/A'RAF-144: Kâle yâ mûsâ innîstafeytuke alen nâsi bi risâlâtî ve bi kelâmî fe huz mâ âteytuke ve kun mineş şâkirîn(şâkirîne).

(Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “Ey Musa! Muhakkak ki; Ben, risaletimle ve kelâmımla seni insanların üzerine seçtim. Artık sana verdiğim şeyleri al. Ve şükredenlerden ol.”

 

61/SAF-5: Ve iz kâle mûsâ li kavmihî yâ kavmi lime tû'zûnenî ve kad ta'lemûne ennî resûlullâhi ileykum, fe lemmâ zâgû ezâgallâhu kulûbehum, vallâhu lâ yehdîl kavmel fâsikîn(fâsikîne).

Hani Musa kavmine demişti ki: "Ey kavmim! Gerçekten benim sizin için Allah'tan gönderilmiş bir resûl olduğumu bildiğiniz halde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?" İşte onlar, eğrilip sapınca Allah da onların kalplerini, eğriltip saptırmış oldu. Allah, fasık bir kavmi hidayete erdirmez.

 

Allahû Tealâ, Hz. İsa (A.S)’ın Hz. Musa (A.S)’a verilen Tevrat’ı tasdik ederek kendisinden sonra Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz’i müjdelediğini Saf-6’da belirtiyor:

 

61/SAF-6: Ve iz kâle îsebnu meryeme yâ benî isrâîle innî resûlullâhi ileykum musaddikan li mâ beyne yedeyye minet tevrâti ve mubeşşiren bi resûlin ye’tî min bagdîsmuhû ahmed(ahmedu), fe lemmâ câehum bil beyyinâti kâlû hâzâ sihrun mubîn(mubînun).

Hani Meryem oğlu İsa da “Ey İsrailoğulları, gerçekten ben, sizin için Allah’tan gönderilmiş bir Resûlüm. Benden önceki Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra ismi “Ahmed” olan bir Resûlün de müjdeleyicisiyim.” Demişti. Fakat o, onlara apaçık belgelerle gelince, “Bu, açıkça bir büyüdür.” Dediler.

 

Bütün insanlar için Allah’ın vazetiği dîn sadece babamız İbrâhîm’in hanif dîni, Arapça adıyla İslâm’dır. Allahû Tealâ bütün insanları hanif fıtratıyla yaratmıştır. Hanif fıtratıyla yaratılan bütün insanlar sadece hanif dînini seçmiştir. Acaba Peygamber Efendimiz de hanif miydi? Evet, kesin. O da bir hanifti:

 

30/RUM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

Hanif olarak kendini dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları hanif fıtratıyla yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyim olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.

 

Allahû Tealâ bütün insanları hanif fıtratıyla yaratmıştır. Allah’ın yarattığında değişiklik göremezsiniz. Allah bütün insanları kâinatın tek dîni olan hanif dînini yaşayabilecek olan özelliklerle yaratmıştır. İşte kayyum olan, ezelden kıyâmete kadar devam edecek olan, ayakta kalacak, hayatta kalacak, hiç yok olmayacak dîn budur.

Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e, hanif (tek Allah’a yönelen) olarak İbrâhîm (A.S)’ın dînine tâbî olmayı vahyetmiştir:

 

16/NAHL-123: Summe evhaynâ ileyke enittebi’ millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne).
Sonra da sana “hanif (tek Allah’a yönelen) olarak İbrâhîm (A.S)’ın dînine tâbî olmayı” vahyettik. Ve o, müşriklerden olmadı.

6/EN'AM-161: Kul innenî hedânî rabbî ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin) dînen kıyamen millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne).

“Muhakkak ki; Rabbim, beni hanif olarak Sıratı Mustakîm’e, kıyâmete kadar ayakta kalacak olan Hz. İbrâhîm’in milletinin dînine hidayet etti.” de. Ve o, müşriklerden olmadı.

6/EN'AM-162: Kul inne salâtî ve nusukî ve mahyâye ve memâtî lillâhi rabbil âlemîn(âlemîne).

“Muhakkak ki; benim namazım, kurbanım, ibadetlerim hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” de.

6/EN'AM-163: Lâ şerîke leh(lehu), ve bi zâlike umirtu ve ene evvelul muslimîn(muslimîne).

O’nun ortağı yoktur. Ve ben bununla emrolundum. Ve ben, müslümanların (teslim olanların) ilkiyim.

 

6.1- Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân-ı Kerim’de sadece hanif dîni emrolunmaktadır.

 

Kur’ân-ı Kerim’de hanif dîni, Hz. İbrâhîm (A.S)’ın dînidir. Bu dîn, aslında ezelî ve ebedî bir dîndir. İlk peygamber, ilk insan ve ilk nebî olan Hz. Âdem’den, son nebî olan, son peygamber olan Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’e kadar dîn, peygamberlere verilen şeriat kitaplarıyla dizayn edildi. Bütün şeriat kitaplarında birbirinin aynı olan üç unsur vardır:

1- Bütün mukaddes kitaplarda adalet müessesi vardır.

2- Bütün şeriat kitapları hidayet rehberidir.

3- Bütün şeriat kitapları nurdur.

Ve şeriat itibariyle 3 kitap da aynı şeriatı ifade eder. Hiç değişmeyen Allah’ın şeriatı üç unsur ihtiva eder:

1- Allah’ın itaat edilmesi gereken emirleri ve uyulması lâzımgelen nehiylerini içerir.

2- Bu emirlere itaat eden ve nehiylere uyanların mükâfatı, isyan eden ve yasakları işleyenlerin cezası vardır.

3- Bu emirlere itaat eden ve yasakları işlemeyen Hz. İbrâhîm (A.S), Hz. Musa (A.S), Hz. İsa (A.S) ve Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e tâbî olarak 7 safha ve 4 teslimi yaşayanların örnek hayatı vardır.

Tevrat’taki İncil’deki ve Kur’ân-ı Kerim’deki hanif dîni, Arapça adıyla İslâm, 7 safha ve 4 teslimden oluşur. Bu 7 safha:

1- Allah’a ulaşmayı dilemek                                                      

2- Mürşide ulaşıp tâbî olmak (Nefs tezkiyesinin başlangıcı)    

3- Ruhun Allah’a ulaşması (Nefs tezkiyesinin tamamlanması)

4- Vechin (fizik vücudun) Allah’a teslimi                                 

5- Nefsin Allah’a teslimi (Nefs tasfiyesinin başlangıcı)

6- İhlâsa ulaşmak, irşad olmak

7- İradenin Allah’a teslimi (Nefs tasfiyesinin tamamlanması)

Bu 7 safha ve 4 teslim, Kur’ân’da da İncil’de de, Tevrat’ta da hem farzdır hem de  bu üç ulûl’azm peygamber zamanında da bütün safhalarıyla tam olarak yaşandığı 3 kitapta da kesinlikle ispat edilmektedir.

Öyleyse kıyâmete kadar da bu kâinatın tek dîni vardır. Bu dînin adı hanif dînidir, Arapça adı İslâm’dır.

 

42/ŞURA-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

Dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldık. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine hidayet eder (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

 

Bütün peygamberlerin şeriatı aynı şeriattır. Allahû Tealâ: “Sana da aynı şeriatı indirdik. Müşriklere teklif ettiğin (hanif dîni), ‘Allah’a ulaşmayı dileyin. Tek fırkada olun ve şirkten kurtulun.’ sözü müşriklere ağır geldi.” diyor.

Hanif dîni 3 esas ihtiva eder:

1- Vahdet: Tek Allah’a inanmak.

2- Tevhid: Allah’a ruhlarını ulaştırmayı dileyen tek bir toplum oluşturmak, (Böylece  toplumlar arasındaki bütün kavgayı bitirmek, yok etmek.)

3- Teslim: Allah’a teslim olmak (Ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek.)

Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde: “Allah dilediğini Kendisine seçer ve onlardan kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onları Kendisine ulaştırır.” buyruluyor. Doğduğumuzda Allah’ın bize üfürdüğü bir ruh emaneti vardır. Bu ruh Allah’a aittir. Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak etiği hiçbir fiili işlemeyen, bizdeki Allah’ın temsilcisidir. Ve teslim yeri Allah’tır. Ruh mutlaka ölümle Allaha geri dönecektir. Allahû Tealâ dünyadayken ruhu Kendisine ulaştırmayı üzerimize farz kılmıştır. Tevrat’taki, İncil’deki ve Kur’ân’daki hanif dininin, Arapça adıyla İslâm’ın ilk safhası Allah’a ulaşmayı dilemektir. Bu, ezelî ve ebedî hanif dînini, Arapça adıyla İslâm’ı yaşamanın giriş kapısıdır. Bu dilek yoksa İslâm’ın bundan sonraki 6 safhası asla yaşanamaz. Ya dünyadayken Allah’a ulaşacağız ve Allah’ın ermiş bir evliyası olacağız ya da Allah’a ulaşmayı dilemeyeceğiz ve cehenneme gideceğiz. Hiç kimse Allah’a ulaşmayı dilemedikçe cehennemden kurtulamaz.

 

6.2- Hanif dîninde birleşmek

 

Allahû Tealâ, bütün insanları Allah’ın katındaki tek dîn olan hanif dîninin gereklerini yaşayabilecek olan özellikte hanif fıratiyle yaratmıştır. Dîni yaratan da Allahû Tealâ, insanı yaratan da Allahû Tealâ’dır. Allahû Tealâ’nın burada verdiği emir son derece nettir: “Dînde fırkalara ayrılmayın! Sadece Hz. İbrâhîm’in HANİF DÎNİ vardır!” Öyle ise, bütün dînlerin birleşmesi, Allah’ın emridir ve şarttır.

 

6.3- Hiç değişmeyen hanif dîni; şeriatı, dostluğu emreder, düşmanlığı nehyeder.

 

Düşmanlık, kin, nefret nefsimizin afetlerindendir. Allahû Tealâ, nefsimizin bütün afetlerini yok etmemizi, bizim sulh ve sükûn haline ulaşmamızı, düşmanlık, kin, nefret afetlerinin hepsinden tamamen kurtulmamızı emreder. Çünkü Allah dostluğu, sevgiyi hedef alır.

Allah’ın bütün insanları ulaştırmak istediği hedef şudur: Nefslerindeki bütün afetleri yok etmek suretiyle, insan adı verilen bu müstesna mahlûkuna, hem iç dünyasında kesintisiz bir sulh ve sükûn halini yani mutluluğu; hem dış dünyasında kesintisiz bir sulh ve sükûn halini yani mutluluğu; hem de Allah ile olan ilişkilerinde (hem emirler, hem nehiyler cephesinde) kesintisiz bir sulh ve sükûn halini yani mutluluğu yaşamayı emretmektedir.

İşte Allah’ın ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem (A.S)’dan, son Nebî Hz. Muhammed (S.A.V)’e kadar bütün peygamberlerine indirdiği bütün şeriat kitaplarında, insanlara gösterdiği mutluluk reçetesi sadece şudur:

Ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve sonunda iradenizi Allah’a teslim ederek kesintisiz ahiret ve dünya saadetini yaşayın.

Bir sulh ve sükûn dizaynı içerisinde Allah’ın dostları olarak bir olmak, beraber olmak, birbirimize kucak açmak, Hidayet Çağı’nı birlikte kucaklamak hedefimiz olmalıdır! Hepimiz barışın, dostluğun ve sevginin temsilcileri olmalıyız…

 

 

 

7- GÜNÜMÜZDE DÜNYA, DÜŞMAN FIRKALARA AYRILMIŞTIR.

 

Dünyamızın bugün içinde bulunduğu durum, açıkça bir herc-ü merc ortamını ifade etmektedir. Bu herc-ü merc ortamı, insanların dînde fırkalara ayrılmalarından kaynaklanmaktadır. İnsanların dînde fırkalara ayrılmalarına sebep olan şeytandır. Bundan muradı; her fırkadaki grubun, kendisinin dışındaki bütün gruplara düşman olmasını sağlamaktır. İnsanlık tarihi boyunca, iblisin en çok üzerinde durduğu ve başarı kazandığı konu düşmanlıktır.

Allahû Tealâ’nın verdiği emir son derece nettir. “Dînde fırkalara ayrılmayın.” demesine rağmen şeytanın negatif tesiriyle günümüzde Hz. Musa (A.S), Hz. İsa (A.S) ve Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in dîninden başka birçok dîn oluşmuştur. Yapılan bir araştırmada, dünya üzerinde 72 inanç türü tespit edilmiştir. Şu anda her dînin mensubu, kendi dîninin en doğru olduğunu, diğerlerinin yanlış yolda olduğunu düşünmektedir. Hatta her dînin içinde bir grup insan, kendi dîninin dışındaki bütün dînleri kendisine düşman saymaktadır ve bu düşmanlığı körüklemekle meşguldür. Her dînin içinde bu tarz insanlar ne yazık ki vardır. Bir kısmı sadece düşüncede kalmayıp bunu aksiyona taşımak suretiyle terörist davranışlarda bulunarak masum insanların kanlarını döküyorlar. Allah’a ulaşmayı dilemenin unutulduğu bu dönemde, düşmanlıkların ön plana çıkmasıyla, dünyanın dört bir yanında süregelen çatışmalar, savaşların dünya barışını tehdit eder hale gelmesi, Allah’ın insanlar için vaazettiği hanif dîninin yaşanmadığını göstermektedir. Yaşansaydı, zaten hanif fıtratıyla yaratılmış olan herkes hanif olacaktı… Ve bütün savaşlar sona erecekti.

 

 

 

8- DÎNLERİN BİRLEŞTİRİLMESİ

 

Bediüzzaman’ın sözlerinde belirttiği gibi, hristiyanlık dîni, Hz. İsa (A.S)’ın ikinci defa yeryüzüne gelişiyle birlikte, bâtıl inanışlardan, hurafelerden ve tahrif olmuş özelliklerinden arınacak ve temizlenecektir. İsevîlik gerçek dîn olan İslâmiyet ile birleşecek, manevî olarak hristiyanlık, İslâmiyet’e dönecektir.

 

Beni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki; elbette Meryem oğlu İsa (kıyâmete yakın indirildiği zaman) benim ümmetimde, kendi (peygamberliği dönemindeki sahâbeleri olan) havarilerine halef (onların yerini tutacak kimseler) bulacaktır.”

 

61/SAF-14: Yâ eyyuhellezîne âmenû kûnû ensârallâhi kemâ kâle îsebnu meryeme lil havâriyyîne men ensârî ilâllâh(ilâllâhi), kâlel havâriyûne nahnu ensârullâh(ensârullâhi), fe âmenet tâifetun min benî isrâîle ve keferet tâifeh(tâifetun), fe eyyednellezîne âmenû alâ aduvvihim fe asbehû zâhirîn(zâhirîne).

Ey îmân edenler, Allah’ın yardımcıları olun: Meryem oğlu İsa’nın havarilere, “Allah’a (yönetirken) benim yardımcılarım kimlerdir?” demesi gibi. Havariler de demişlerdi ki: “Allah’ın yardımcıları bizleriz.” Böylece İsrailoğulları’ndan bir topluluk îmân etmiş, bir topluluk da inkâr etmişti. Sonunda Biz, îmân edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler.

 

Hz. İsa’nın yardımcıları olmak hiç şüphesiz samimi olarak îmân edenler için hem çok büyük bir müjde hem de önemli bir sorumluluktur. Hz. İsa (A.S)’ın destekçisi olmak gibi şerefli bir konuma erişebilmek, tüm îmân edenlerin gönülden talebidir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurur:

 

İsa (A.S)’ın nüzulünden (inişinden) sonra kıyâmetin kopması yaklaşır. Bütün milletler tek millet haline gelir ve hakiki bir İslâm milleti olur.”

(Buhari-Tirmizi İbn-i Mace)

 

8.1- Yeryüzünde adalet, ancak dîn birliğinin sağlanmasıyla gerçekleşir.

 

Efendi Hazretleri (İskender Ali M İ H R), 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ahir zamanda (Hidayet Çağı’nda) geleceğini bize müjdelediği, 7 safha ve 4 teslimden oluşan Hz. İbrâhîm (A.S)’ın hanif dînini yaşamaya davet ederek insanları hidayete ulaştıracak, böylece onları cehennem azabından kurtaracak, deccali öldürecek olan Hz. İsa (A.S) ile birlikte dîn birliğini sağlayarak dünyaya sulh ve sükûnun yeniden gelmesi ve yerleşmesini sağlayacak, yeryüzünü adaletle dolduracak, İslâm âleminin beklediği Hz. Mehdi (A.S)’dir.

M. İ. H. R. Mehdi, İmam, Halife ve Resûl kelimelerinin baş harflerinden oluşmuştur. Mehdi’nin “M”si, İmam’ın “İ”si, Halife’nin “H”si, Resûl’ün “R”si biraraya geldiği zaman M. İ. H. R. kelimesi oluşur.

Farsça’da “GÜNEŞ” demektir. M. İ. H. R.  Allahû Tealâ’nın Efendimiz’e verdiği bir isimdir. Peygamber Efendimiz (S.A.V): “En hayırlınız, Kur’ân-ı Kerim’i öğrenen ve öğretendir. Ümmetimin en hayırlısı Mehdi (A.S)’dır.” diyerek Hidayet Çağı’nın imamı Hz. Mehdi Resûl’ün, Allah’ın öğretisiyle tüm insanlığa 7 safha ve 4 teslimden oluşan Kur’ân ahlâkını öğretip yaşatacağını 14 asır evvelinden bize bildirmiştir.

Allah’a ulaşmayı dilemenin unutulduğu günümüzde, dünyanın dört bir yanında süregelen çatışmalar, savaşlar; öldürülen, sakat kalan, evlerinden yurtlarından sürülen, yüzlerce kilometre yolu yürüyerek, barınacak yer arayan mültecilerin, sokaklarda yaşayan kimsesiz çocukların, yardıma ve bakıma muhtaç, kimsesizliğe terkedilen yaşlıların durumu, adaletin gereği gibi uygulanmadığının açık bir göstergesidir. Yeryüzünde Hz. İbrâhîm (A.S)’ın hanif dîninin yaşanmaması sebebiyle toplumlarda oluşan bu sosyal adaletsizlikleri ortadan kaldıracak tek çözüm yolu, Hz. İbrâhîm (A.S)’ın hanif dînini, Arapça adıyla Kur’ân’daki İslâm’ı yeryüzüne hâkim kılmaktır.

Günümüzde hiçbir ülke, terör saldırılarından yana güvende değildir. Avrupa’dan Amerika’ya, Asya’dan Afrika’ya kadar dünyanın dört bir yanında terörist bombalamalar, kundaklamalar, uçak kaçırmalar, rehin almalar, iç çatışmalar, masum ve sivil insanları hedef alan terörist saldırılar, günlük hayatta karşılaşılan bireysel şiddet olayları da büyük bir hızla devam etmektedir. Terörizm, tüm dünyaya büyük yıkım getirmekte, insanların hayatları üzerinde çok olumsuz etkiler oluşturmaktadır. Peygamber Efendimiz (S.A.V), hadîslerinde Hidayet Çağı’nda (ahir zamanda) yaşanacak bu ortamı şöyle tarif etmektedir:

 

“Sonunda da belâlar, fitneler ve hoşlanmayacağınız birçok kötü işler isabet edecektir. Arka arkaya öyle fitneler gelir ki; sonra gelen gittikçe daha büyük olduğu için önce geleni ince ve hafif bırakır.” (İmam Şa’rani, Ölüm-Kıyâmet-Ahiret ve Ahir Zaman Alâmetleri, s. 394-395, no. 733)

 

Ancak yine Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in müjdelerine göre, bu korku ve şiddet dolu karanlık dönemden, Allahû Tealâ, Hz. Mehdi (A.S) vesilesiyle Kur’ân’daki İslâm’ı öğreterek tüm insanlığı büyük bir kurtuluşa ulaştıracaktır. Yeryüzündeki tüm fitneler, savaşlar, katliamlar, terör, şiddet ve anarşi eylemleri Hz. Mehdi (A.S)’la son bulacak; yerini aydınlık, barış ve huzur dolu bir döneme bırakacaktır. Hadîslerde, Hz. Mehdi’nin “fitneleri önleyeceği” şöyle bildirilmektedir:

 

“Fitneleri önlemenin kendisine zor gelmeyeceği ve öldürmenin de onu vazgeçiremeyeceği ehl-i beytime mensup birisi dünyaya sahip olmadan günler ve geceler bitmeyecektir.”

(Kitab-ül Burhan fi Alâmet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 12)

 

Çünkü Hz. Mehdi (A.S)’a tasarruf eden Allah’tır. Hz. Mehdi (A.S) sadece bir vasıtadır. Herşeyi yaptıran Allah’tır. Elbette Allah için hiçbir şey zor değildir.

 

8.2- Hidayet Çağı’nda tüm dünyada yaşanan savaşlar, çatışmalar, terör ve anarşi ortamı son bulacaktır.

 

16/NAHL-36: Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu), fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

 

Allah bütün zamanlarda her kavimde, Allah’tan emir alan resûller görevlendirdiğini ifade buyurmaktadır. O halde Allah’ın görevlileri her devirde ve her toplumda şu anda da mevcuttur. Bütün kavim resûlleri de devrin imamına tâbîdir. Ancak emri alan Allah’ın Resûl’ü var olmasına rağmen, yönetim kadrosunda olanların devrin imamı ile ve her kavmin kendi resûlleriyle irtibat kurmamaları ve özellikle emanetlerin ehline teslim edilmemesi, Allah’ın hedeflerinden sapmalara neden olmaktadır. Yani ülke idaresinde sorumluluk gerektiren yerlere, şeytanın adımlarına uyan, gerektiğinde yalana başvuran, haksız kazanç sağlamaktan çekinmeyen, mazlumu ezmekten hiçbir rahatsızlık duymayan, Allah’a ulaşmayı dilemeyen ve tahakküm eden kişilerin yerleştirilmesi, ferdî bazda mutsuzluğu, toplumsal bazda ise adaletin tesis edilememesi sonucunu doğurmaktadır. Halbuki tarih boyunca gönderilen tüm resûller, yaşadıkları toplumlara barış ve adalet getirmiş, peygamberlerin gelişi ümmetlerin üzerindeki zulmün ve zorbalığın kalkmasına vesile olmuştur. Kur’ân’da resûllerin bu özelliği şöyle bildirilmektedir:

 

10/YUNUS-47: Ve likulli ummetin resûl(resûlun), feizâ câe resûluhum kudıye beynehum bil kıstı ve hum lâ yuzlamûn(yuzlamûne).

Her ümmetin bir resûlü vardır. Onlara, resûlleri geldiği zaman onların aralarında adaletle hükmolundu. Onlara zulmedilmez.

 

Hz. Mehdi (A.S) da yeryüzüne geldiği Hidayet Çağı’nda bu özelliği sebebiyle Allah’ın izniyle yeryüzündeki tüm zulmün, işkencenin, zorbaca uygulamaların son bulmasına vesile olacaktır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) Hidayet Çağı’nda da gerçekleşecek bu durumu hadîslerinde şöyle müjdelemiştir:

 

“Yeryüzü zulüm ve işkence ile dolduğu gibi onu doğruluk ve adaletle doldurur.”

(Sünen-i Ebu Davut, 5/93)

 

“Yeryüzü, zulüm ve işkence yerine adaletle dolacaktır.”

(Kıyâmet Alâmetleri, s. 163)

 

“Kap su ile dolduğu gibi yeryüzü barışla dolacaktır. Hiçbir kimse arasında bir düşmanlık kalmayacaktır. Ve bütün düşmanlıklar, boğuşmalar, hasetleşmeler muhakkak kaybolup gidecektir.”

(Sahih-i Müslim, 1/136)

 

Hidayet Çağı’nın gelişme devresinde yeryüzünde hüküm süren bu karanlık durum, Hidayet Çağı’nda vazifeli olan Hz. Mehdi (A.S)’ın Allah’tan öğrendiği 7 safha ve 4 teslimden oluşan Kur’ân öğretisiyle sona erecek, Hz. İsa (A.S) ile dîn birliğinin sağlanmasıyla tüm dünyada benzeri görülmemiş bir barış ve adalet ortamı sağlanacaktır.

 

“Savaş (erbabı) da ağırlıklarını (silâh ve malzemelerini) bırakacak.”

(Sünen-i İbni Mace, 10/334)

 

“Harp (erbabı) ağırlıklarını (yani silâh ve saireyi) bırakır.”

(Ölüm-Kıyâmet-Ahiret ve Ahir Zaman Alâmetleri, s. 496)

 

“Düşmanlık ve kini de kaldıracaktır. Zehirli olan her hayvanın zehri de sökülüp alınacaktır. Hatta küçük oğlan çocuğu, elini yılanın ağzına sokacak da yılan ona zarar vermeyecektir. Kurt, koyun-keçi sürüsü içinde sürünün köpeği gibi olacaktır.”

(Sünen-i İbni Mace, Kitabü-l fiten Tercemesi ve Şerhi- Kahraman Neşriyat,cilt 10, Mütercim: Haydar Hatipoğlu, Bab 33, s. 331-335)

 

“Onun zamanında kurtla koyun birarada oynayacak, yılanlar çocuklara zarar vermeyecektir. İnsan bir avuç tohum atacak, 700 avuç hasat edecektir.”

(El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 43)

 

8.3- Hidayet Çağı’nda insanlar arasında sosyal adalet gerçekleşecektir.

 

Hidayet Çağı’nın gelişme devresinde, Allah’a ulaşmayı dilemeyerek Kur’ân ahlâkını yaşamayan toplumlarda dîn, ırk, zenginlik ya da fakirlik gibi etkenler, insanların birbirlerine karşı olan tavırlarına ve adalet anlayışlarına ve adaleti uygulayan kimselerin kararlarına etki edebilmektedir. Hz. Mehdi (A.S)’ın öğreterek yaşattığı 7 safha ve 4 teslimden oluşan Kur’ân ahlâkı, adil, şefkatli, merhametli, zengin fakir ayrımı yapmadan ihtiyaç içinde olana yardım etmeyi gerektirmektedir. İşte âyetler:

 

1- Kur’ân-ı Kerim’e göre bütün insanlar için, Allah’ın vaazetiği hanif dîni, tek dîndir. Kur’ân ahlâkını yaşamayan toplumların herbiri, kendi dîninin hak dîn olduğunu, diğerlerinin yanlış olduğunu düşünmektedir. Hidayet Çağı’nda Kur’ân-ı Kerim’e ters olan bu yanlış düşünce, Hz. Mehdi (A.S)’ın Kur’ân-ı Kerim öğretisiyle dîn tatbikatından tamamen çıkarılarak dîn birliği sağlanacaktır. Allah’ın vaazetiği hanif dîni, hurafelerden tamamen temizlenecektir.

 

30/RUM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

Hanif olarak kendini dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları hanif fıtratıyla yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyim olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.

 

2- Kur’ân-ı Kerim’e göre tek dînde birleşen farklı ırkların (milletlerin) varlığı söz konusudur. Allahû Tealâ, birbirlerine hayırda ve takvada yardımlaşmayı emreder, günah işleyerek milletlerin birbirine düşmanlığını nehyeder.

 

 49/HUCURAT-13: Yâ eyyuhen nâsu innâ halaknâkum min zekerin ve unsâ ve cealnâkum şuûben ve kabâile li teârefû, inne ekremekum indallâhi etkâkum, innallâhe alîmun habîr(habîrun).

Ey insanlar, gerçekten; Biz, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık! Ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takva sahibi olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.

 

3- 7 safha ve 4 teslimden oluşan hanif dîninin yaşanmasıyla, ekonomik açıdan zengin ve fakir ayırımı bitecek, insanlar arasında gerçek sosyal adalet ve eşitlik hasıl olacaktır.

7 safha ve 4 teslimden oluşan Kur’ân’daki İslâm, 4 tane 7’li basamakta gerçekleşir.

1. 7’li, basamakta, Allahû Tealâ, kazancımızın %2.5 zekât olarak vermeyi emrederken para ile para kazanmak olan faizi kesinlikle nehyeder:

 

30/RUM-39: Ve mâ âteytum min riben li yerbuve fî emvâlin nâsi fe lâ yerbû indallâh(indallâhi), ve mâ âteytum min zekâtin turîdûne vechallâhi fe ulâike humul mud’ıfûn(mud’ıfûne).

İnsanların mallarında artış olsun diye faizden (faiz olarak) verdiğiniz şey (Allah’a ulaşmayı dilemeden yaptığınız zikir), o taktirde Allah’ın katında artmaz (nefsinizin kalbindeki nurları oluşturmaz ve arttırmaz). Allah’ın vechini (Allah’a ulaşmayı) dileyerek verdiğiniz zekât (yaptığınız (zikir)ler); işte böylece kat kat (nefsinizin kalbindeki nurları) arttıranlar onlardır.

 

2. 7’li basamakta, Allahû Tealâ, zekâta ilâveten kazancımızdan %2.5 daha birr olarak vermeyi emrederken bâtıl bir yolla birbirinin malını yemek olan rüşveti kesinlikle yasaklar:

 

2/BAKARA-177: Leysel birre en tuvellû vucûhekum kıbelel maşrıkı vel magrıbi ve lâkinnel birre men âmene billâhi vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne), ve âtel mâle alâ hubbihî zevil kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîne vebnes sebîli, ves sâilîne ve fîr rıkâb(rıkâbi), ve ekâmes salâte ve âtez zekât(zekâte), vel mûfûne bi ahdihim izâ âhed(âhedû), ves sâbirîne fîl be’sâi ved darrâi ve hînel be’s(be’si) ulâikellezîne sadakû, ve ulâike humul muttekûn(muttekûne).

Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz (hakiki îmânı yansıtan) BİRR (ebrar kılacak davranış biçimi) değildir. Lâkin birr, kişinin, Allah’a, yevm’il âhire (Allah’a ulaşılan sonraki güne, hidayet gününe, vuslat gününe) meleklere, Kitab’a ve peygamberlere îmân etmesi ve sevdiği maldan, akrabalara (yakınlık sahiplerine), yetimlere, miskinlere (çalışamaz durumda olan ihtiyarlara), yolda kalmış yolculara, isteyen (muhtaçlara), köle ve (kurtulmaları için) esirlere vermesi ve namazı kılması, zekâtı vermesidir. Ve (Allah’a ve insanlara) ahd verdikleri zaman ahdlerine vefa edenler (yerine getirenler), zorlukta ve darlıkta ve şiddetli savaş halinde sabredenler, işte onlar sadık olanlardır. İşte onlar muttekilerdir (takva sahibi olanlardır).

 

3/AL-İ İMRAN-92: Len tenâlûl birre hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûn(tuhibbûne), ve mâ tunfikû min şey’in fe innallâhe bihî alîm(alîmun).

Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe (Allah için vermedikçe) asla BİRR’e nail olamaz (temize çıkamaz) sınız. (Allah’ın size verdikleri) şeyden neyi infâk ettinizse (Allah yolunda başkalarına verdinizse) hiç şüphesiz Allah onu bilen, ALÎM’dir.

 

4/NİSA-29: Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ te’kulû emvâlekum beynekum bil bâtılı, illâ en tekûne ticâreten an terâdın minkum, ve lâ taktulû enfusekum, innallâhe kâne bikum rahîmâ(rahîmen).

Ey îmân edenler! Birbirinizin mallarını bâtılla (haksız yere) yemeyin ancak kendi rızanızla yaptığınız ticaret başka ve kendinizi de öldürmeyin (intihar etmeyin). Hiç şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.

 

3. 7’li basamakta, Allahû Tealâ, yeterli sermayeye sahip olanların yatırımları gerçekleştirmesini emrederken, sermayenin yastık altında atıl durumda kalmasını da yasaklamaktadır:

 

43/ZUHRUF-32: E hum yaksimûne rahmete rabbik(rabbike), nahnu kasemnâ beynehum maîşetehum fîl hayâtid dunyâve refa’nâ ba’dahum fevka ba’dın derecâtin li yettehıze ba’duhum ba’dan suhriyyâ(suhriyyen), ve rahmetu rabbike hayrun mimmâ yecmaûn(yecmaûne).

Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Biz onların dünya hayatında maişetlerini (geçimlerini) aralarında taksim ettik. Onların bir kısmının derecelerini, diğerlerinin üzerine yükselttik (üstün kıldık). Onların bir kısmı diğerlerini emrinde çalıştırsın diye. Ve senin Rabbinin rahmeti, onların topladığı şeylerden (başka insanları çalıştırmayıp biriktirdikleri paradan) daha hayırlıdır.

 

9/TEVBE-34: Yâ eyyuhellezîne âmenû inne kesîren minel ahbâri ver ruhbâni le ye'kulûne emvâlen nâsi bil bâtıli ve yasuddûne an sebîlillâh(sebîlillâhi), vellezîne yeknizûnez zehebe vel fıddate ve lâ yunfikûnehâ fî sebîlillâhi fe beşşirhum bi azâbin elîm(elîmin).

Ey âmenû olanlar (ölmeden önce Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Muhakkak ki; ahbarlardan (yahud âlimlerden) ve ruhbanlardan (rahiplerden) çoğu, mutlaka insanların mallarını bâtılla (boş yere, haksız olarak) yerler ve Allah’ın yolundan engellerler (mani olurlar). Ve altın ve gümüşü biriktiren ve onu Allah yolunda infâk etmeyen kimseler; artık onlara elîm azabı haber ver.

 

59/HAŞR-7: Mâ efâ allâhu alâ resûlihî min ehlil kurâ fe lillâhi ve lir resûli ve lizîl kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîni vebnis sebîli key lâ yekûne dûleten beynel agniyâi minkum, ve mâ âtâkumur resûlu fe huzûhu ve mâ nehâkum anhu fentehû, vettekûllâh(vettekûllâhe), innallâhe şedîdul ikâb(ikâbi).

Allah'ın o (fethedilen) şehir halkından resûlüne verdiği fey, Allah'a, resûle, (ve resûle) yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Öyle ki (bu mallar ve servet), sizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın. Resûl size ne verirse, artık onu alın, sizi neden sakındırırsa, artık ondan sakının ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, cezası (ikabi) pek şiddetli olandır.

 

4. 7’li basamakta, Allahû Tealâ ihtiyaçtan fazla olanın ihtiyaç sahiplerine verilmesiyle insanlar arasında sosyal adalet ve eşitliğin insan eliyle gerçekleşmesini emrederken israfı yasaklamıştır:

 

16/NAHL-71: Vallâhu faddale ba’dakum alâ ba’dın fîr rızk(rızkı), femellezîne fuddılû bi râddî rızkıhim alâ mâ meleket eymânehum fe hum fîhi sevâ’(sevâun), e fe bi ni’metillâhi yechadûn(yechadûne).

Üstün kılınan kimseler, ellerinin altında bulunanlara rızıklarını veren (verici) değiller (çünkü rızkı veren sadece Allah’tır). Oysa onlar, rızıkları konusunda eşittirler. Onlar, Allah’ın ni’metini bilerek mi inkâr ediyorlar?

 

25/FURKAN-67: Vellezîne izâ enfekû lem yusrifû ve lem yakturû ve kâne beyne zâlike kavâmâ(kavâmen).
Ve onlar, infâk ettikleri zaman israf etmezler ve kısmazlar (cimrilik etmezler). Ve bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.

 

Kur’ân-ı Kerim’e göre gerçek adalet, sadece Allah rızası gözetilerek 7 safha ve 4 teslimden oluşan Kur’ân’daki İslâm’ın yaşanmasıyla sağlanan bir adalettir. Böyle bir adalet hedeflendiğinde, ne şahsî bir menfaat ne dostluk ne düşmanlık ne de kişinin hayata bakış açısı; dili, ırkı, teninin rengi, kararlarında etki edemeyecek, sadece Allah’tan alınan hükümler tatbik edilecektir. Allah’ın emirleri doğrultusunda, Hakk’tan yana karar verilecektir.

Farklı ırk ve milletlerin bulunmasının bir amacı, çatışma ve savaş değil, Allah yolunda hayırlarda yarışmaktır. Kur’ân ahlâkına göre, Allah katında insanlar ve toplumlar arasındaki üstünlük, yalnızca bulundukları takva safhalarına göre şekillenir:

 

49/HUCURAT-13: Yâ eyyuhen nâsu innâ halaknâkum min zekerin ve unsâ ve cealnâkum şuûben ve kabâile li teârefû, inne ekremekum indallâhi etkâkum, innallâhe alîmun habîr(habîrun).

Ey insanlar, gerçekten; Biz, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık! Ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takva sahibi olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.

 

Dolayısıyla Kur’ân’daki İslâm’ın yeryüzüne hâkim olması, yeryüzünde bu anlayış eksikliğine bağlı olarak yaşanan sosyal adaletsizlikleri ortadan kaldıracak tek çözüm yoludur. Kur’ân’da tarif edilen 7 safha ve 4 teslimden oluşan Kur’ân ahlâkı, adil, şefkatli, merhametli, zengin fakir ayrımı yapmadan ihtiyaç içinde olana yardım etmeyi gerektirmektedir:

 

4/NİSA-135: Yâ eyyuhellezîne âmenû kûnû kavvamîne bil kıstı şuhedâe lillâhi ve lev alâ enfusıkum evil vâlideyni vel akrabîn(akrabîne), in yekun ganiyyen ev fakîren fallâhu evlâ bihimâ fe lâ tettebiûl hevâ en ta’dilû, ve in telvû ev tu’rıdû fe innallâhe kâne bi mâ ta’melûne habîrâ(habîran).

Ey îmân edenler! Kendiniz üzerine de olsa; anne, babanız ve yakınlarınız üzerine de olsa; zengin olsalar, fakir de olsalar Allah için adaleti yerine getiren şahitler olun. Çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp hevanıza yani nefsinize uymayın ve eğer dîninizi, yeyip içerseniz, haktan, adaletten yüz çevirirseniz şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

 

5/MAİDE-8: Yâ eyyuhellezîne âmenû kûnû kavvâmîne lillâhi şuhedâe bil kıstı ve lâ yecrimennekum şeneânu kavmin alâ ellâ ta’dilû. I’dilû, huve akrabu lit takva vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe habîrun bimâ ta’melûn(ta’melûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler)! Allah için kavvâmîn olun (hakkı ayakta tutun). Adaletli şahitler olun. Ve bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Adil davranın. Takvaya en yakın olan budur. Allah’a karşı takva sahibi olun. Şüphesiz ki; Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

 

Allah’ın izniyle Hidayet Çağı’nda böyle bir ahlâk tüm toplumlara hâkim olacak ve gerçek adalet, gerçek huzur ve güven tüm yeryüzüne hâkim olacaktır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîslerinde Hidayet Çağı’nda yaşanacak olan bu durum şöyle haber verilmektedir:

 

“İnsanlar oldukça hayırlı, yaşantıları gayet rahat olacaktır.”

(El Kavlu’l Muhtasar Fi Alâmet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 54)

 

“Benim ümmetim o devirde öyle bir refah bulacak ki; o güne dek onun mislini kesinlikle bulmamıştır.”

(Sünen-i İbni Mace, 10-347/ Ramuz el Ehadîs, s. 508)

 

Hadîslerin işaretlerine göre Hidayet Çağı’nda, toplumda ihtiyaç içinde olanın gözetilmemesi, sadece çok küçük bir zümrenin bolluk içinde yaşaması gibi adaletsizlikler son bulacaktır. Komşusu açken, kimse tok yatmayacak, tek yanlı zenginlik utanç vesilesi haline gelecektir. Nefsin afetlerinden kaynaklanan hırs ve bencillik ortadan kalkacağı için herkes birbirine yardım edecek, maddî-manevî tüm imkânlarını birbiriyle paylaşacaktır. Halkın birbirine karşı olan merhameti alabildiğine artacak, herkes birbirini zengin etmeye, kısaca birbiri için yaşamaya çalışacaktır. Güçlü olan haklı olmayacak, haklı olan güçlü olacaktır. Kur’ân ahlâkının hâkim olduğu bu dönemde, toplumun her kesimindeki insanlar arasında çok büyük bir eşitlik yaşanacak, huzur ve güven dolu bir ortam olacaktır. Bu ortamın bir sonucu olarak insanlar hiçbir sahtekârlığa, kötülüğe ve haram fiillere de yanaşmayacaklardır.

 

 

 

9- DÎN HÜRRİYETİ

 

İnsanlık tarihi boyunca hanif dîninden başka bir dîn olmamıştır. Kısaca, farklı dînler yoktur. Tek dîn olan Hz. İbrâhîm’in hanif dîni, Arapça adıyla İslâm, insanlara tam bir hürriyet tanımaktadır. Allah’ın vahyetiği ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem (A.S)’dan günümüze kadar geçerli olan bu anlayış, dîn ahlâkının da temelini oluşturmuştur. İslâm ahlâkına göre insan, Allah’ın bütün insanlar için vaazetiği hanif dînini yaşayıp yaşamamakta özgürdür ve hiç kimse bir diğerini hanif dînini yaşamak konusunda zorlayamaz. Her dönemde Allah’ın vazifeli kıldığı kavim resûlleri, hanif dînini sadece tebliğ yaparak, Allah’ın davetini ulaştırmaktadır.

 

16/NAHL-125: Ud’u ilâ sebîli rabbike bil hikmeti vel mev’ızatil haseneti ve câdilhum billetî hiye ahsen(ahsenu), inne rabbeke huve a’lemu bi men dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bil muhtedîn(muhtedîne).
Rabbinin yoluna (Allah’a ulaştıran yola, Sıratı Mustakîm’e) hikmetle ve güzel (pozitif dereceler kazandıracak) öğütle davet et. Onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Muhakkak ki senin Rabbin, O’nun yolundan (Sıratı Mustakîm’den) sapanları (dalâlete düşenleri) ve hidayete erenleri bilir.

 

20/TAHA-44: Fe kûlâ lehu kavlen leyyinen leallehu yetezekkeru ev yahşâ.

O zaman ona, yumuşak söz söyleyin. Böylece o, tezekkür eder (anlar) veya huşû duyar.

 

29/ANKEBUT-46: Ve lâ tucâdilû ehlel kitâbi illâ billetî hiye ahsenu illellezîne zalemû minhum ve kûlû âmennâ billezî unzile ileynâ ve unzile ileykum ve ilâhunâ ve ilâhukum vâhıdun ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
Kitap ehli ile onlardan zulmedenler hariç, en güzel olandan başka bir şekilde mücâdele etmeyin. Ve “Biz, bize indirilene ve size indirilene îmân ettik. Bizim ilâhımız ve sizin ilâhınız birdir (aynıdır). Ve biz, O’na teslim olanlarız.” deyin.

 

                Allah’ın davetini kabul eden herkes 1. kat cennetle müjdelendiği gibi ömür vefa etmesi halinde 6 aylık süre içinde nefs tezkiyesiyle, ruhunu Allah’a ulaştırarak dünya saadetinin yarısına sahip olmaktadır. Tebliğci olan kavim resûlleri, Kur’ân ahlâkının tüm güzelliklerini anlatmakla yükümlüdür. Allah, Kur’ân’da bu durumu şöyle bildirmektedir:

 

3/AL-İ İMRAN-164: Le kad mennallâhu alel mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Andolsun ki mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere kendi zamanlarında, kendi içlerinden bir resûl beas ederiz, onların aralarında (kendi kavminin içinde) onlara Allah’ın âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (resûle tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.

 

Kendisine 7 safha ve 4 teslimden oluşan hanif dîni anlatıldığı zaman kişi kendi isteğiyle, hiçbir baskı ya da zorlama altında kalmadan karar verir, Allah’a ulaşmayı kalben dileyerek îmân eder. Kısaca herkes doğruyu (dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileme) ya da yanlışı (dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilememeyi) seçmekte özgürdür.

 

2/BAKARA-256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lenfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).

Dînde zorlama yoktur. Irşad yolu (hidayet yolu; Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolu; şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.

 

67/MULK-29: Kul huver rahmânu âmennâ bihî ve aleyhi tevekkelnâ, fe se ta’lemûne men huve fî dalâlin mubîn(mubînin).

De ki: "O (Allah) Rahmân olan (esirgeyen koruyan)dır. Biz O'na îmân ettik ve O'na tevekkül ettik. Artık siz, kimin açık bir sapmışlık içinde olduğunu pek yakında bileceksiniz."

 

Eğer Allah’a ulaşmayı dilemeyerek yanlış seçimi yaparsa, dünyada yaşayacağı huzursuzluk ve mutsuzluğun yanında ahirette de bunun karşılığını cehennem azabı ile ödeyecektir.

 

10/YUNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

 

43/ZUHRUF-33: Ve lev lâ en yekûnen nâsu ummeten vâhıdeten le cealnâ limen yekfuru bir rahmâni li buyûtihim sukufen min fıddatin ve meârice aleyhâ yazherûne.

Eğer insanlar tek bir ümmet haline gelecek olmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine mutlaka gümüşten tavanlar ve üzerinde yükseldikleri merdivenler yapardık.

 

9.1- Sahâbe gibi 7 safha ve 4 teslimi yaşayan sabikûn-el ahirînle ikinci asr-ı saadetin yaşanması

 

Hidayet Çağı’nda vazifeli olan Hz. Mehdi (A.S)’ın Allah’tan öğrendiği 7 safha ve 4 teslimden oluşan Kur’ân öğretisiyle, içinde bulunduğumuz herc-ü merc ortamı sona erecek, Hz. İsa (A.S) ile birlikte dîn birliğinin sağlanmasıyla savaşlar sona erecektir. Savaş için harcanan paraların insanların refahı için yatırımlara dönüşmesiyle tüm dünyada benzeri görülmemiş bolluk, bereket ve adalet ortamı sağlanacaktır.

Hadîslerin işaretlerine göre, Hidayet Çağı’nda Allahû Tealâ, Hz. Mehdi (A.S) vesilesiyle insanlara barış, huzur ve mutluluk dolu bir hayat yaşatacaktır. Dünyadan anarşi, terör, kargaşa, düşmanlık ve şiddetin tümüyle kalkması sonucunda insanlar cennet benzeri bir hayata kavuşacaklardır. Nefs tezkiyesi ve tasfiyesiyle Allah sevgisinin doruğuna ulaşan tüm insanlar arasında hırsızlık, sahtekârlık, dolandırıcılık, haksızlık gibi nefsin afetlerinden kaynaklanan toplumsal sorunlar kalmayacaktır. Cinayetler, saldırılar, taciz, iftira, hakaret içeren eylemler ve toplum huzurunu bozacak her türlü kötü davranışlar ve suistimaller ortadan kalkacaktır. Yeryüzünün her köşesi insanların büyük bir rahatlık, huzur ve güven içerisinde yaşayabilecekleri emin beldelere dönüşecektir. Gece gündüz her yerde, sokaklarda güven içinde dolaşabileceklerdir. Herkes istediği saatte istediği yerde ailesiyle gezebilecek, çocuklarını hiçbir endişeye kapılmadan rahatlıkla okullarına gönderebileceklerdir.

İnsanlar devlete duydukları güven ve saygıyı, onun birimlerine kolaylık sağlayarak göstereceklerdir. Kızgınlıkla hareket eden, ters davranan, zorluk çıkaran insanlar olmayacaktır. Aksine 7 safha ve 4 teslimden oluşan Kur’ân ahlâkını yaşayan tüm insanlar, son derece yardımsever ve hoşgörülü tutumlarıyla, devletin yanında yer alacak, devlet birimlerinin işlerini kolaylaştıracak şekilde hareket edeceklerdir.

Tüm devletler milletlerine güvenecek, halkın sahtekârlık yapma ihtimaline dayalı, halkı potansiyel tehlike olarak gören kontrol sistemleri ortadan kalkacaktır. Halka güven esas alınacak, insanların beyanı yeterli olacak ve buna göre hareket edilecektir.

Halk araştırmaya, doğruyu öğrenip buna göre hareket etmeye yönlendirilecek, ani infiallerin ve kitlesel eylemlerin oluşması doğal olarak söz konusu olmayacaktır. İnsanlar her ne problemleri olursa olsun tâbî oldukları mürşide ulaştırmaları halinde Allah’ın yardımıyla kolaylıkla halledebileceklerini bilmenin huzur ve güvenini yaşayacaklardır. Peygamber Efendimiz (S.A.V), Hz. Mehdi (A.S)’ın dönemi olan Hidayet Çağı’nda (ahir zamanda) toplumda hâkim olacak olan bu güvenli ortamı çok çarpıcı örneklendirmelerle hadîslerinde dile getirmiştir.

Bu hadîslere göre, Hidayet Çağı’nda kurtla koyun birarada otlayacak, çocuklar yılan ve akreple oynayacak ama zarar görmeyeceklerdir.

Hz. Mehdi (A.S) vesilesiyle Hidayet Çağı’nda yaşanacak olan tüm güzelliklerin yanı sıra, toplum yaşantısı da son derece huzurlu olacaktır. Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dileyerek îmân eden ve mürşide tâbî olarak dîni yaşayan insanlara, o döneme dek görülmemiş güzellikte bir yaşam sunacaktır. Allah Kur’ân’da, nefs tezkiyesi yaparak ruhunu Allah’a ulaştıran ve nefs tasfiyesini gerçekleştirerek Kur’ân ahlâkına uyan kullarını daha güzeli ve fazlası olan Allah’ın cemalini görmekle ni’metlendireceğini müjdelemektedir:

 

10/YUNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.

10/YUNUS-26: Lillezîne ahsenûl husnâ ve zîyâdeh(zîyâdetun), ve lâ yerheku vucûhehum katerun ve lâ zilleh(zilletun), ulâike ashâbul cenneh(cenneti), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Onlar için Ahsenül hüsna (Allah'ın Zat'ına ulaşmak) ve ziyadesi (daha fazlası, Allah'ın cemalini görmek) vardır. Onların yüzlerini bir keder kaplamaz ve bir zillet (küçük düşme, hakirlik) yoktur. İşte onlar, cennet halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır.

 

9.2- Hidayet Çağı’nda, herkesin ibadetini özgürce yerine getirdiği bir hoşgörü ortamının sağlanması

 

            Hanif dîni, Arapça adıyla İslâm dîni, insanları kendi dînî inançlarında zorlamayarak sadece Allah’a ulaşma dileğini tebliğ etmeyi emreder.

 

60/MUMTEHİNE-8: Lâ yenhâkumullâhu anillezîne lem yukâtilûkum fîd dîni ve lem yuhricûkum min diyârikum en teberrûhum ve tuksitû ileyhim, innallâhe yuhıbbul muksitîn(muksitîne).

Allah, sizinle dîn konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever.

60/MUMTEHİNE-9: İnnemâ yenhâkumullâhu anillezîne kâtelûkum fîd dîni ve ahrecûkum min diyârikum ve zâherû alâ ıhrâcikum en tevellevhum, ve men yetevellehum fe ulâike humuz zâlimûn(zâlimûne).

Allah, ancak dîn konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkaranları ve sürülüp çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar zalimlerin ta kendileridir.

 

Bir insan Kur’ân’da bâtıl olarak tarif edilen bir inanca sahip olsa dahi, Kur’ân ahlâkını yaşayan insanlar arasında adalet içinde yaşayabilir. Kendi inançlarına göre ibadetlerini özgürce yerine getirebilir. Hiç kimse bir diğerini kendi dîninin ibadetlerini yerine getirmekten alıkoyamaz. Ya da bir insanı istediği şekilde ibadet etmeye zorlayamaz. Bu, İslâm ahlâkına aykırıdır ve Allah’ın razı olmadığı bir davranış biçimidir. İslâm tarihini incelediğimizde Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in döneminde de herkesin özgürce ibadet edebildiği, inançlarının gereklerini yerine getirebildiği bir toplum modelinin hâkim olduğu görülmektedir. Kur’ân’da ehli kitabın ibadet yerleri olan manastır, kilise ve havralardan da Allah’ın koruduğu ibadet mekânları olarak söz edilmektedir:

 

22/HAC-40: Ellezîne uhricû min diyârihim bi gayri hakkın illâ en yekûlû rabbunallâh(rabbunallâhu), ve lev lâ def’ullâhin nâse ba’dahum bi ba’dın lehuddimet savâmıu ve biyaun ve salavâtun ve mesâcidu yuzkeru fîhesmullâhi kesîrâ(kesîran), ve le yansurennallâhu men yansuruh(yansuruhu), innallâhe le kaviyyun azîz(azîzun).

Onlar, sadece “Rabbimiz Allah’tır.” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Ve eğer, Allah’ın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı, (rahiplerin) mabedleri, (hristiyanların) kiliseleri, (yahudilerin) havraları ve içinde Allah’ın isminin çok zikredildiği (müslümanların) mescidleri mutlaka harap olup, yıkılırdı. O’na (Allah’a) yardım edene, Allah mutlaka yardım eder. Muhakkak ki Allah, elbette Kaviyy’dir (kuvvetli, güçlüdür), Azîz’dir (yücedir).

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hayatında bu ahlâkın pek çok örneğine rastlanmaktadır:

 

“Peygamber Efendimiz (S.A.V), kendisiyle görüşmeye gelen hristiyanların kendi mescidlerinde ibadet etmelerini söylemiş ve bu iş için mescidleri onların kullanımına bırakmıştır.”

(Ali Bulaç, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, İz Yayıncılık, 16. Baskı, İstanbul, 1998, s. 241)

 

“Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonraki halifeler devrinde de bu hoşgörülü anlayış korunmuştur. Şam fethedildiği zaman, camiye çevrilen bir kilise ikiye bölünmüş, bir yarısında hristiyanlar, öbür yarısında müslümanlar ibadet etmişlerdir.”

(Ali Bulaç, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, İz Yayıncılık, 16. Baskı, İstanbul, 1998, s. 241)

 

14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbenin barış ve huzur içerisinde yaşadıkları Asr-ı Saadet dönemi gibi, Hz. Mehdi (A.S) döneminde de aynı hoşgörü anlayışının tüm halklar arasında hâkim olacağı hadîslerde bildirilmektedir. Bu bilgilere göre müslümanlar ile hristiyan âlemi arasında birlik ve beraberlik sağlanarak karşılıklı hoşgörüye dayalı bir kardeşlik, şefkat ve merhamet anlayışı oluşacaktır. Hristiyanların ve yahudilerin tüm ibadethaneleri, havralar, kiliseler ve vakıfları koruma altına alınacak, kilise açmak isteyenlere, dînî inançları doğrultusunda talepte bulunanlara, ibadetlerini yerine getirmek isteyenlere imkân tanınacaktır. Tüm hristiyanların ve yahudilerin kendileri için kutsal sayılan topraklarında barış, huzur ve güvenlik içinde yaşamaları sağlanacak, her türlü sorun sevgi, saygı ve hoşgörü anlayışıyla kolaylıkla halledilebilecek, tüm halklar birbirleriyle uyum ve dostluk içerisinde yaşamlarını sürdürebileceklerdir.

 

 

 

10- KEHF SURESİNİN HİDAYET ÇAĞI’NDAKİ DECCAL FİTNESİYLE İLİŞKİSİ

 

Hidayet Çağı’nda (ahir zamanda) birbiri ardı sıra meydana gelecek fitnelerden kurtulmak için Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz Kehf Suresini tavsiye etmiştir:

 

“Sizden kim Deccal'e yetişirse Kehf Suresinin evvelini onun üzerine okusun, bu surenin sonu Deccal’in fitnesinden kurtuluşunuzdur.”

(Sünen-i Ebu Davud, 5/121)

 

18/KEHF-1: El hamdulillâhillezî enzele alâ abdihil kitâbe ve lem yec'al lehu ıvecâ(ıvecen).

Allah’a hamdolsun ki O, kuluna Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) indirdi. Ve O’nda, bir eğrilik kılmadı.

 

Kehf Suresinin ilk âyeti, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e indirilen Kur’ân-ı Kerim’den bahsetmektedir.Sizden kim Deccal'e yetişirse Kehf Suresinin evvelini onun üzerine okusun.” demekle Deccal fitnesinden kurtuluşun ancak Allah’ın kitabı olan Kur’ân-ı Kerim’i okuyup öğrenmekle mümkün olabileceğini 14 asır evvel bize haber vermiştir.

Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V), bir hadîs-i şerifinde: “Yakında koyu gece karanlıkları gibi fitneler olacak.” buyuruyor. Sahâbe soruyor: “Ey Allah’ın Resûl’ü! Bu fitneden kurtuluş ne ile mümkündür?” Peygamber Efendimiz: “Fitneden kurtuluş, Allah’ın Kitabı Kur’ân-ı Kerim iledir. Çünkü Allah’ın Kitabında sizden evvelkilerin haberi, sizin aranızdakinin hükmü ve sizden sonrakilerin hayatı vardır.” buyuruyor.

 

18/KEHF-2: Kayyimen li yunzire be'sen şedîden min ledunhu ve yubeşşirel mu'minînellezîne ya'melûnes sâlihâti enne lehum ecren hasenâ(hasenen).

(Kur’ân-ı Kerim), kayyum (kıyâmete kadar devam edecek) olarak, katından şiddetli azapla uyarmak ve salih amel yapan mü’minlere en güzel ecrin onların olduğunu müjdelemek için (indirildi).

 

Kehf Suresinin 2. âyet-i kerimesi, Kur’ân-ı Kerim’in bütün zamanların kitabı olduğunu bize haber vermektedir.

1- Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın emir ve nehiylerinden oluşan şer’î hükümler vardır.

2- Kur’ân-ı Kerim’de dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin azapla uyarılması vardır.

3- Dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyip salih amel işleyen mü’minleri en güzel ecirle müjdelendiği mükâfatları vardır.

4- 7 safha ve 4 teslimden oluşan Kur’ân’daki İslâm’ın 14 asır evvel sahâbe tarafından yaşanması vardır.

 

18/KEHF-3: Mâkisîne fîhi ebedâ(ebeden).

Orada ebedî olarak kalıcıdırlar (kalacaklardır).

 

Ruhunu Allah teslim eden herkes 3. kat cennetin sahibi olur. Fıska düşmediği taktirde ahiret hayatında ebedî olarak cennete kalacaklardır.

 

 18/KEHF-4: Ve yunzirellezîne kâlûttehazellâhu veledâ(veleden).

Ve (Kur’ân-ı Kerim), “Allah, bir çocuk edindi.” diyenleri uyarır.

18/KEHF-5: Mâ lehum bihî min ilmin ve lâ li âbâihim, keburet kelimeten tahrucu min efvâhihim, in yekûlûne illâ kezibâ(keziben).

Onların ve babalarının (atalarının), ona (buna; Allah’ın evlât edinmeyeceğine) dair bir ilimleri yoktur. Onların ağızlarından çıkan kelimeler (sözler) çok büyük! Onlar, (söylerlerse) ancak yalan söylüyorlar.

 

Kur’ân-ı Kerim, baba Allah, oğul Allah “Allah, bir çocuk edindi.” ve Ruh’ûl Kudüs diyerek teslis akidesine bağlananları uyarır. Onların ve babalarının (atalarının), ona (Allah’ın evlât edinmeyeceğine) dair bir ilimleri yoktur. Onlar Allah adına yalan söylüyorlar.

 

18/KEHF-6: Fe lealleke bâhiun nefseke alâ âsârihim in lem yu'minû bi hâzel hadîsi esefâ(esefen).

Bu durumda eğer onlar, (Kur’ân-ı Kerim’deki) bu sözlere inanmazlarsa, onların arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin.

 

Allah’ın katından, Allah’a ulaşmayı dileyenleri cennetle müjdeleyen, dilemeyenleri cehenneme gitmekle uyaran Kur’ân-ı Kerim’in tebliğ edilmesine rağmen “İnanmayanların arkasından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin.” buyuruyor. Peygamberin görevi tebliğdir, hesap Allah’a aittir.

Bizi yaratan Allahû Tealâ insandan başka yarattığı herşeyi insan için yaratmıştır:

 

2/BAKARA-29: Huvellezî halaka lekum mâ fîl ardı cemîan summestevâ iles semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât(semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun).

O (Allah) ki; yeryüzündeki şeylerin hepsini sizin için yarattı. Sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. Ve O, herşeyi en iyi bilen (Alîm)’dir.

 

İnsanı da Kendisi için yaratmıştır. Çünkü insan, Allah’ın emaneti olan ruhu taşımaktadır. Dünya hayatında ruh emanetini Allah’a teslim etmek bütün insanların üzerine farzdır. İnsan ruhunun, dünya hayatında Allah’a ulaşması hidayettir. Dînin sahibi Allah’tır. Allah bütün insanlar için hanif dînini seçmiş, razı olmuş ve bütün insanları da bu hanif dînini yaşayabilecek şekilde hanif fıtratıyla yaratmıştır.

 

30/RUM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

Hanif olarak kendini dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları hanif fıtratıyla yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyim olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.

 

Hanif fıtratıyla yaratılan insanın, Kur’ân-ı Kerim’e göre şirkten ve dînde fırkalara ayrılmaktan kurtulup hanif olabilmesi, ancak Rum-31’e göre dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemesiyle mümkündür:

 

30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

30/RUM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.

 

18/KEHF-7: İnnâ cealnâ mâ alel ardı zîneten lehâ li nebluvehum eyyuhum ahsenu amelâ(amelen).

Muhakkak ki Biz, yeryüzünde olan şeyleri, onların hangisi daha güzel amel edecek diye imtihan etmemiz için, ona (arza) ziynet kıldık.

18/KEHF-8: Ve innâ le câilûne mâ aleyhâ saîden curuzâ(curuzen).

Ve muhakkak ki onun (arzın) üzerinde olan şeyleri, kuru toprak yapacak olan elbette Biziz.

 

Kehf-7, 8’de Allahû Tealâ: “Yeryüzünde olan şeyler, dünya hayatının metaı ve bir imtihan vasıtasıdır.” buyuruyor. Arzın üzerinde olan şeylerin fani olduğunu bize haber vermektedir. Ezelî ve ebedî olan herşeyin sahibi Allahû Tealâ’dır. Allahû Tealâ kurtuluş için Allah’a ulaşmayı dilemeyi bize öğütlemektedir, emretmektedir.

 

10/YUNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YUNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).

 

Maden b. Ebu Talha'dan rivayet edilmiştir: "Kim Kehf Suresinin evvelinden 10 âyeti ezberlerse (yaşarsa) Deccal'in fitnesinden emin olur."

Efendimiz Hz. Mehdi Resûl’e, ihsanla tâbî olan tüm kardeşlerimiz, 30 yıldan beri Kehf Suresinin 10. âyet-i kerimesini ezbere okuyoruz:

 

18/KEHF-10: İz evel fityetu ilel kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ reşedâ(reşeden).

Gençler mağaraya sığındıkları zaman şöyle dediler: “Rabbimiz, bize Senin katından bir rahmet ver. Ve bize emrimizden (bizim içimizden, senin emirlerinden bize ait olan rahmet ve salâvâtı ulaştıracak kişiyi) mürşidi tayin et.”

 

Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz, bir başka hadîste şöyle buyurmuştur:

 

"Ümmetini tek gözü kör ve pek yalancı olandan (Deccal’den) sakındırmamış hiçbir Peygamber yoktur. Dikkat edin ki onun bir gözü kördür. Rabbiniz ise tek gözlü değildir. Onun iki gözünün arasında -Kefere- yazılmıştır."

(Sahih-i Müslim'deki hadîs numarası [Sadece Arapça]: 5219)

 

Huzeyfe (R.A) şöyle anlatıyor:

 

“Allah Resûl’ü (S.A.V): ‘Deccal sol gözü kör, gür saçlı bir kimsedir. Beraberinde cennet ve cehennem vardır. Onun cehennemi cennet, cenneti de cehennemdir.’ buyurdu.”

(Sahih-i Müslim'deki hadîs numarası [Sadece Arapça]: 5222)

 

Ebu Hureyre'den (R.A) nakledildiğine göre:

 

“Allah Resûlü (S.A.V): ‘Dikkat edin! Size Deccal hakkında öyle bir şey bildireceğim ki; hiçbir Peygamber kendi kavmine söylememiştir. Onun bir gözü kördür. Hem cennetin hem cehennemin bir benzeri de onunla beraber gelecektir. Fakat onun cennet dediği cehennemdir. Nuh, ona karşı kavmini nasıl uyardıysa, ben de sizi uyarıyorum.’ demiştir.”

(Sahih-i Müslim'deki hadis numarası [Sadece Arapça]: 5227)

 

Bir hadîs-i şerif, bu noktaya temasla şunları söylemektedir:

 

Gözünüzü açın! Size benim katımda sizin için Deccal’den daha korkutucu olan şeyi haber veriyorum. Gizli şirktir bu… Kişinin görenleri beğendirmek için kılmakta olduğu namazı süsleyip püslemesi bu cümledendir. (G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 1. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 163/6)

 

31/LOKMAN-13: Ve iz kâle lukmânu libnihî ve huve yaızuhu yâ buneyye lâ tuşrik billâh(billâhi), inneş şirke le zulmun azîm(azîmun).

Ve Lokman, oğluna vaaz ederek (öğüt vererek) şöyle demişti: “Ey yavrum, Allah’a şirk koşma! Muhakkak ki şirk, azîm (çok büyük) bir zulümdür.”

 

Şirk içinde yaşayana “münâfık” denir.

 

4/NİSA-48: İnnallâhe lâ yagfiru en yuşreke bihî ve yagfiru mâ dûne zâlike li men yeşâu ve men yuşrik billâhi fe kadifterâ ismen azîmâ(azîmen).

Muhakkak ki; Allah, O’na şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki şeyleri dilediği kimse için bağışlar. Andolsun ki; Allah’a şirk koşan, iftira ederek büyük bir günah işlemiştir.

4/NİSA-116: İnnallâhe lâ yagfiru en yuşreke bihî ve yagfiru mâdûne zâlike li men yeşâu ve men yuşrik billâhi fe kad dalle dalâlen baîdâ(baîdan).

Muhakkak ki; Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmiyor. Bunun dışında olanları ise (onlardan) dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa artık o elbette o uzak bir dalâlete sapmıştır.

 

Açık ve gizli olmak üzere iki çeşit şirk vardır. Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyuruyor: “Ben ümmetim için açık şirkten korkmuyorum. Ümmetim için en çok, Deccal fitnesinden daha tehlikeli olan gizli şirkten korkuyorum.” Deccal fitnesi dıştan gelen bir fitnedir. Ama gizli şirk, tek Allah’a inanan fakat dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin hevalarını ilâh edinmesidir. Mağfiret edilmeyen, büyük günahlardan olan şirkten kurtulmanın yegâne yolu, dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemektir. Nisa Suresinin 48 ve 116. âyetlerinde de şirkin dışında kalan tüm günahları, Allah’ın istediği taktirde affedebileceği açıkça bildiriliyor. Allahû Tealâ dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyenlerin her türlü günahını örttüğü gibi aynı zamanda mağfiret etmektedir.

 

8/ENFAL-29: Yâ eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.

 

39/ZUMER-53: Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâh(rahmetillâhi), innallâhe yagfiruz zunûbe cemîâ(cemîan), innehu huvel gafûrur rahîm(rahîmu).

De ki: “Ey nefslerini israf etmiş (haddi aşmış) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah, günahların hepsini mağfiret eder (sevaba çevirir). Muhakkak ki O, Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderen).”

 

“Her kim Deccal'in ateşi ile ibtila ve imtihan edilirse Allah'tan yardım istesin ve Kehf Suresinin baş tarafındaki âyetleri okusun. Bu suretle Deccal'in ateşi ona karşı soğuk ve selâmet olur.”

(Ölüm-Kıyâmet-Ahiret ve Ahirzaman Alâmetleri, s. 494)

 

10.1- Deccal

 

Kıyâmetin büyük alâmetlerinden ikincisi Deccal’in çıkmasıdır.

Deccal büyük bir fitnedir. Deccal, akılları hayrete düşürecek şekilde fizik ötesi birçok istidraclara sahiptir. Allah’a ulaşmayı kalben dileyen, Allah’ın şeytandan koruyarak Kendisine ulaştırmayı dilediği kimseler hariç, insanların çoğu ona aldanır. Deccal’a aldanan kimselerin durumuna şaşılmaz. Çünkü günümüzde insanlar, falcılık, kehanet ve telapatiyle gaybden haber verme gibi hususları şeytanın yardımıyla başaran ve Deccal´den daha alt seviyedeki medyum denilen kimselere inanıp aldanmaya devam ediyorlar. Deccal ise, istediği zaman fizik ötesi birçok istidracları şeytanın yardımıyla gerçekleştiren bir kişidir. Bu istidraclardan bazıları şunlardır: Buluttan yağmur yağdırması ve durdurması, ölüyü diriltmesi, çöl olan yerlerde ot bitirmesi gibi. Dünya hayatının zenginlikleri, hazineler Deccal’in ardından koşar. Bütün bunlar insanlar için büyük bir fitne ve imtihan olacaktır. Deccal’in yaptıklarına Allah’a ulaşmayı dileyen hakk mü´minler aldanmazlar; fakat Allah’a ulaşmayı dilemeyerek kalplerinde şüphe, nifak bulunan kimseler ona aldanıp uyarlar, ordusuna katılırlar. Çok hilekâr ve dolandırıcı olduğu için kendisine Deccal, bir gözü kör olduğu veya yeryüzünde çok dolaştığı için de Mesih denilmiştir.

Mehdi´nin zamanında çıkacak olup, Hazreti İsa (A.S) tarafından öldürülecek olan Deccal ile daha önceden gelip geçen deccaller arasındaki fark şudur: Bu Deccal, uluhiyyet davasında bulunacaktır. Diğerleri ise peygamber olduklarını veya peygambere yakın bir şahsiyet olduklarını yalan yere iddia ederler.

Kıyâmet alâmetlerinden olmak üzere hadîs-i şeriflerde iki Mesih zikredilir: Birincisi, Mesih İsa´nın inmesi; ikincisi ise, Mesih Deccal´in çıkması. İşte bu hadîslerde zikredilen Mesih, Deccal´dir. Büyük fitne olarak Hz. Mehdi (A.S)´ın zamanında çıkacak olan ve İsa (A.S) tarafından öldürülecek olandır.

 

10.2- Hz. İsa, Deccaliyet’i etkisiz hale getirecektir.

 

Hz. İsa (A.S) ve Hz. Mehdi (A.S)’ın Hidayet Çağı’nda (ahir zamanda) yapacakları tebliğle karşılarındaki dîn dışı en önemli negatif gücün ne olduğunu, Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîslerinde haber vermiştir. Bu negatif güç “Deccal”dir. Hadîslerde kıyâmetin büyük alâmetlerinden biri olarak sayılan Deccal ismi, “dcl” kökünden gelen “yalancı, hilekâr, zihinleri gönülleri iyi ile kötüyü, hak ile bâtılı karıştıran, bir şeyi yaldızlayıp gerçek yüzünü gizleyen, bucak bucak her yeri dolaşan müfsid (fesadlaştıran) ve kötü kişi” anlamına gelmektedir.

Deccal maddî güç ve imkânlarının yanı sıra, bazı istidraclara da sahip olacak ve insanların büyük çoğunluğunu bu zülmanî güçleri ile etkisi altına alacaktır. Bu şekilde olağanüstü işler yaparak birtakım sahte istidraclarla insanları kandırdığı ve şeytanların desteğiyle hareket ettiği için, Deccal’in yenilmesi ancak Rabbimizin çeşitli mucizeler bahşettiği Hz. İsa (A.S) vesilesiyle olacaktır. Hz. İsa (A.S)’ın Deccal’in fitnesini yok etmesi, Allah’ın izniyle, çok hızlı ve kolay olacaktır. Hz. İsa (A.S) Allah’ın izniyle ölüleri diriltmek, hastaları iyileştirmek, çamurdan bir kuş yapıp üfleyerek can vermek gibi mucizelerin sahibidir.

Deccaliyet’in tam anlamıyla ortadan kaldırılmasının Hz. İsa vesilesiyle olacağını, Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle müjdelenmiştir:

 

“Rabbim bana (Hz. İsa) Deccal’in çıkacağını haber verdi. Yanımda kadib ağacından yapılmış iki ok bulunacak. Deccal onları görünce kurşunun suda erimesi gibi eriyecektir.”

(Abdullah bin Mes’ud, Tefsirü İbni Mes’ud, s. 243)

 

“Allah’ın düşmanı olan Mesih-i Deccal, Hz. İsa (A.S)’ı görünce, tuzun suda eridiği gibi erir. Hz. İsa (A.S) onu terk edip bıraksa bile helâk oluncaya kadar eriyip gidecektir. Lâkin Allah onu bizzat İsa (A.S)’ın eliyle yok edecektir.”

(Müslim, Kitabü’l Fiten: 34)

 

“Deccal ortalığa fitne saçarken Cenab-ı Hakk, Mesih İsa İbni Meryem’i gönderir. Hz. İsa, Deccal ile Lüdde (Beyt-ül Makdis’e yakın bir belde) kapısında karşılaşır ve onu yok eder.”

(Sahih-i Müslim; Büyük Fitne Mesih-i Deccal, Saim Güngör, s. 104)

 

Hadîslerde haber verildiği gibi, Hz. İsa (A.S) yeniden yeryüzüne dönecek, Deccal’le karşılaşacak ve Deccal, Hz. İsa (A.S)’ı görünce “tuzun suda erimesi gibi” yok olacaktır. Allah’ın izniyle Hz. İsa (A.S)’ın “nefesi dahi” Deccal’in fitnesinin yok edilmesine yetecektir. Hz. İsa (A.S)’ın yalnızca nefesinin dahi, îmân etmeyenler üzerinde büyük bir etki oluşturacağı ve bâtıla dayalı Deccaliyet sistemini kökten yok edeceğini Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle bildirmiştir:

 

“O’nun (Hz. İsa (A.S)’ın) nefesini duyan hiçbir kâfirin ölmemesi mümkün değildir. Deccal’in yalancı olduğu etrafa dalga dalga yayılacaktır. Deccaliyet perişan olacak fikir sistemi yok edilecektir.”

(Sünen-i İbn-i Mace, 10/32)

 

“Deccal ortalığa fitne saçarken Cenab-ı Hakk, Mesih Meryemoğlu İsa (A.S)’ı gönderir. Nefesini idrak eden her kâfir mutlaka yok olur. İsa (A.S), Deccal ile Lüdd kapısında (Beyt-ül Makdis’e yakın bir belde) karşılaşır ve onu yok eder.”

(Sahih-i Müslim; Büyük Fitne Mesih-i Deccal, Saim Güngör, s. 104)

 

Bu gerçek Kur’ân’da da “Hayır, Biz hakkı bâtılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah’a karşı) nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.” (Enbiya Suresi, 18) âyetiyle hatırlatılmaktadır. Hak daima bâtıla karşı üstün gelmektedir.

 

10.3- Hz. Mehdi (A.S) ve Hz. İsa (A.S)’ın birlikte Deccaliyet’i yok edecekleri hadîslerde bildirilmiştir.

 

Hz. İsa’nın, Deccal fitnesini Hz. Mehdi (A.S) ile birlikte yok edeceğini Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîslerinde bildirmiştir:

 

“Mehdi benim Ehl-i Beytim’den ve benim neslimdendir. O, yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Muhakkak ki o İsa (A.S) ile birlikte yola çıkarak Filistin arazisindeki Bab-u Lut denilen mevkide Deccal’i yok etmesi için Hz. İsa (A.S)’ya yardım edecektir.”

(Ölüm, Kıyâmet, Ahiret ve Ahir Zaman Alâmetleri, İmam Şarani, Bedir Yayınevi, s. 438, (816))

 

“İsa, gökten inecek, Deccal’i yok edecek veya Hz. Mehdi’nin Deccal’i yok etmesine yardım edecektir.”

(Kittani, s. 145) (Mehdi ve Deccal, Şaban Döğen, s. 127)

 

“Mehdi, İsa ile beraber çıkacak, Filistin topraklarında Bab-ı Lüd’de Deccal’i yok edecek, Mehdi’nin Deccal’i yok etmesine yardım edecektir.”

(Kitabü’l- bürhan, s. 105) (Mehdi ve Deccal, Şaban Döğen, s. 127)

 

Hz. Mehdi (A.S), tüm insanları Allah’ın Kur’ân’da bildirdiği 7 safha ve 4 teslim olan hak dîni yaşamaya davet edecek, Deccal’in ve onun dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilememeye dayalı sisteminin ortadan kalkmasıyla birlikte insanlar dalga dalga hak dîni (Allah’ın dînini) yaşamaya yöneleceklerdir.

 

110/NASR-1: İzâ câe nasrullâhi vel feth(fethu).

Allah’ın yardımı ve fetih günü geldiği zaman.

110/NASR-2: Ve reeyten nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ(efvâcen).

İnsanların dalga dalga Allah’ın dînine girdiğini göreceksin.

110/NASR-3: Fe sebbih bi hamdi rabbike vestagfirh(vestagfirhu), innehu kâne tevvâbâ(tevvâben).

Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.

 

Yeryüzünde 7 safha ve 4 teslimden oluşan Kur’ân ahlâkı hâkim olacak ve bu şekilde tüm insanlık barış ve mutluluğa kavuşacaktır. Ancak günümüzde bunların hiçbiri henüz yaşanmamıştır. Tüm dünya insanları Hz. İsa (A.S)’ın ikinci kez yeryüzüne gelişini beklemektedir. Hz. İsa (A.S) henüz inmediği için Hz. Mehdi (A.S) ile birlikte yaptıkları tebliğle DECCALİYETi yok etmeye vesile olmamışlardır. Hidayet Çağı’nda (ahir zaman) alâmetlerin birbiri ardınca gerçekleşmekte olması, Hz. Mehdi (A.S)’ın 30 küsur yıldır tebliğine devam ettiğini ve Hz. İsa (A.S)’ın Hidayet Çağı’nda geleceğini göstermektedir.

 

10.4- Allahû Tealâ’nın Hz. Mehdi (A.S) ile nurunu tamamlaması

 

61/SAF-8: Yurîdûne li utfiû nûrallâhi bi efvâhihim vallâhu mutimmu nûrihî ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).
Onlar, ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Kâfirler istemese de Allah, nurunu tamamlayacaktır

61/SAF-9: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirehu aled dîni kullihî ve lev kerihel muşrikû(muşrikûne).
O Allah ki; diğer bütün dînlere izhar etmek (açıklamak) üzere resûlünü, hidayet ve hak dînle (İslâm) gönderir. Müşrikler istemeseler bile...

 

MEHDİ, Allahû Tealâ’nın Efendi Hazretleri’ne verdiği bir isimdir. Mehdi, hidayete erdiren demektir. İçinde bulunduğumuz Hidayet Çağı’nda Hz. Mehdi (A.S), hidayeti 30 yıldır tebliğ etmesine rağmen hakkı bâtılla iptal etmek için mücâdele eden kâfirler ise hidayet ile dalâleti satın almaya devam etmektedirler.

 

2/BAKARA-16: Ulâikellezîneşterevûd dalâlete bil hudâ, fe mâ rabihat ticâretuhum ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
İşte onlar, o kimselerdir ki; hidayet ile dalâleti satın aldılar. Fakat onların ticareti, onlara hiç kâr sağlamadı ve hidayete ermiş değillerdi.

 

İşte Hz. Mehdi Resûl, Allah’a inanan kimselere: “Sizi acı bir azaptan kurtaracak bir ticareti haber vereyim mi?” buyuruyor

 

61/SAF-10: Yâ eyyuhellezîne âmenû hel edullukum alâ ticâretin tuncîkum min azâbin elîm(elîmin).

Ey îmân edenler, sizi acı bir azaptan kurtaracak bir ticareti haber vereyim mi?

61/SAF-11: Tû'minûne billâhi ve resûlihî ve tucâhidûne fî sebîlillâhi bi emvâlikum ve enfusikum, zâlikum hayrun lekum in kuntum ta'lemûn(ta'lemûne).

Allah ve resûlüne îmân sahibi iseniz, mallarınızla ve nefsinizle Allah yolunda cihad edersiniz. Sizin için bu hayırlıdır, eğer bilseniz...

61/SAF-12: Yagfir lekum zunûbekum ve yudhılkum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru ve mesâkine tayyibeten fî cennâti adn(adnin), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O da sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel konaklara yerleştirir. İşte 'büyük mutluluk ve kurtuluş' budur.

61/SAF-13: Ve uhrâ tuhıbbûnehâ, nasrun minallâhi ve fethun karîb(karîbun), ve beşşiril mû’minîn(mû’minîne).
Ve seveceğiniz bir başka (ni'met) daha var: Allah'tan 'yardım ve zafer (nusret)' ve yakın bir fetih. Mü'minleri müjdele.

 

10.5- Hidayet Çağı’nda, Hidayet Güneşi olan Hz. Mehdi (A.S), Hz. İsa (A.S) ile birlikte Roma’yı fethedecek ve güneş batıdan doğacaktır.

 

Hadîs-i şerifte bildirilen kıyâmetin büyük alâmetlerinden birisi de Güneş’in batıdan doğmasıdır. O zaman tövbe kapısı da kapanacaktır. Peygamber Efendimiz (S.A.V), bu hadîs-i şerifi Arabistan’da söylemiştir. Ancak Hidayet Güneşi Hz. Mehdi (A.S)’ın doğduğu ülke olan Türkiye’ye göre söylenmiştir. Türkiye’ye göre, Avrupa batıdadır. Hz. Mehdi (A.S) ile Hz. İsa (A.S) arasındaki ittifakın neticesinde oluşan dîn birliğinin, Roma’da gerçekleşmesi, Güneş’in batıdan doğacağını teyit etmektedir. Asya’ya göre de Türkiye batıdadır. Her ülkenin batısında başka bir ülke vardır. Batının müslüman olması demek, bütün dünyanın Allah’ın katındaki tek dîn olan hanif dînini, Arapça adıyla İslâm’ı yaşamaya başlaması demektir. Çünkü batıda olmayan tek ülke yoktur. Çünkü dünya yuvarlaktır. Hadîs-i şerifte, “Güneş batıdan doğunca tövbe kapısı kapanır. Îmân edenin îmânı fayda vermez.” buyuruluyor. İlâhlık iddiasında bulunan Deccal, Hz. İsa (A.S) tarafından öldürülecektir. Öldürülene kadar onun peşinden ayrılmayan, ona tâbî olanlar için tövbe kapısının kapalı olduğunu, Allahû Tealâ Secde-28 ve 29’da bize bildirmektedir: 

 

32/SECDE-28: Ve yekûlûne metâ hâzel fethu in kuntum sâdikîn(sâdikîne).

Ve eğer siz sadık(lar)sanız, “Bu fetih ne zaman?” derler.

32/SECDE-29: Kul yevmel fethi lâ yenfeullezîne keferû îmânuhum ve lâ hum yunzarûn(yunzarûne).

De ki: “Fetih günü, kâfir olanlara (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlere) îmânları bir fayda vermez ve onlara süre verilmez.”

 

Güneş batıdan doğacak, insanlar topluca îmân edecek, ancak daha önce îmân etmemiş olanların îmânları kendilerine bir yarar sağlamayacaktır.”

(Tecrid-i Sarih Tercümesi, XII 307; Müslim, Fiten, 118)

 

Amr İbn-i Avf’ın rivayet ettiğine göre:

 

Lâ tekumüs-sâah, hattâ yeftehallàhu alel-mü’minînel-kostantîniyyetir-rûmiyyete bit-tesbîhi vet-tekbîr.”

(Deylemî)

 

Bu hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz (S.A.V), İstanbul’un fethini bize müjdelediği gibi bir şeyi daha müjdeliyor: Allahû Tealâ, mü’min kullarına: “el-Kostantîniyyetir-Rûmiyye’yi bit-tesbîhi vet-tekbîr: Allah’a ulaşmayı dilemek suretiyle şirkten kurtularak ve zikrederek, tekbir getirerek açmadıkça, fethini nasip etmedikçe kıyâmet kopmaz.” diye bildiriyor. Hadîs-i şerifinde “el-Kostantîniyyetir-Rûmiyye” diye geçiyor, Roma Kostantîniyyesi, yani Roma şehri demek. Başka hadîs-i şeriflerde de “Roma’nın etrafına çevrelenirler, tesbih çekerler, tekbir getirirler ve Roma fetholur.” diye bildiriliyor.

Burada, “Roma Kostantîniyyesi de müslümanlara Allah tarafından tesbihle, tekbirle; Sübhanallah diyerek, Allahû ekber diyerek fetholunmadıkça kıyâmet kopmaz.” diye bildiriliyor. Tabiî meşhur İstanbul’un fethi hadîs-i şerifinde, oranın savaşla alınacağını da Peygamber Efendimiz (S.A.V) belirtmiş. Bu ikisi arasındaki fark, çok açık olarak ifadelerden ortaya çıkıyor. “Kostantîniyye mutlaka fetholunacaktır; onu fetheden komutan ne mübarek bir komutandır, o ordu ne mübarek bir ordudur.” buyruluyordu. Yani bir orduyla, bir komutanla, bir savaşla, mutlaka İstanbul’un fetholunacağını belirtmiş ve fetholundu; bu tamam… Bir de burada Kontantîniyyetir-Rûmiyye yani Roma’nın da fetholunacağı, İslâm’ın Hidayet Güneşi’nin batıdan doğacağı bildiriliyor.

Farsça lisaniyla güneş anlamına gelen M İ H R, unutulan Kur’ân’daki hidayetin bütün dünyaya batıdan yayılacağına işaret etmektedir. Zulüm ve adaletsizliğin her tarafı kapladığı (semayı saran duhan fitnesinin olduğu) ahir zamanda yeryüzünü adaletle dolduracağı ve İslâm’ı hâkim kılacağı söylenen ehl-i beytten olacağı işaret edilen kişi, Mehdi Resûl, hidayet güneşi (M İ H R)’dir. İçinde bulunduğumuz Hidayet Çağı’nda Devrin İmamı olan Mehdi Resûl, 20 Eylül 1989 yılında kurduğu M İ H R Vakfı’nın Genel Başkanlığı’nı da yürütmektedir. Farsça’da M İ H R “güneş” anlamına gelmektedir.

 

10.6- Hz. Mehdi (A.S)’ın herşeyi açıklayan Kur’ân-ı Kerim’i öğretmesi

 

Allahû Tealâ, Kitap’ta, Kur’ân’da eksik olmadığını, herşeyi Bu Kitap’ta açıkladığını buyurmaktadır:

 

16/NAHL-89: Ve yevme neb’asu fî kulli ummetin şehîden aleyhim min enfusihim ve ci’nâbike şehîden alâ hâulâ(hâulâi), ve nezzelnâ aleykel kitâbe tibyânen likulli şey’in ve huden ve rahmeten ve buşrâ lil muslimîn(muslimîne).
Ve o gün, bütün ümmetlerin içinde, onların üzerine, onların kendilerinden bir şahit beas ederiz (vazifeli kılarız). Ve seni de onların üzerine şahit olarak getirdik. Ve sana, herşeyi beyan eden (açıklayan), hidayete erdiren ve rahmet olan Kitab’ı, müslümanlara (Allah’a teslim olanlara) müjde olarak indirdik.

 

6/EN’AM-38: Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in summe ilâ rabbihim yuhşerûn(yuhşerûne).

Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar).

 

Günümüzde dîn adamları birincil derecede dîn kaynağı olarak kullanmamız gereken Kur’ân-ı Kerim’i ölülerin arkasından okunan bir kitap gibi kullanıp, Kur’ân’ın mânâsından çok musikîsini, tecvidini insanlara öğretmektedirler. Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîsinde: “En hayırlınız Kur’ân-ı öğrenen ve öğretendir.” buyururken diğer bir hadîsinde: “Ümmetimin en hayırlısı Mehdi (A.S)’dır.” buyurmaktadır.

Efendimiz, 14 asır evvel Peygamber Efendimiz’in, geleceğini bize müjdelediği Mehdi (A.S)’dır.

Neden En Hayırlı? Çünkü Mehdi (A.S), herkesin Kur’ân tatbikatını unuttuğu bir dönemde Kur’ân’ı, Allah’tan Öğrenen ve bize Öğreten’dir.

Kur’ân’ın yerine ilmihal kitabını, mânâ yerine musikîyi, canlılar yerine ölüleri, Kur’ân’daki İslâm yerine İslâm’ın 5 şartından ibaret geleneksel İslâm tatbikatını ön plana alarak kimsenin kurtuluşa ulaşması mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim’i, âyetlerin mânâsını ve canlıları ön plana almadıkça, sahâbe gibi Kur’ân’da 7 safha ve 4 teslimden oluşan İslâm’ı yaşamak ve içinde bulunduğumuz zelil durumdan kurtulmak mümkün değildir.

 

75/KIYAME-19: Summe inne aleynâ beyânehu.

Sonra O’nun beyanı (açıklaması) muhakkak ki Bize aittir.

 

Kur’ân’ı yine Kur’ân’ın açıklayıp tefsir ettiğini Allahû Tealâ âyetlerle bize cevap vermektedir. Kıyame Suresi 19. âyet-i kerimesinde ise Yüce Rabbimiz, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e “Sonra O’nun beyanı (açıklaması) muhakkak ki Bize aittir.” buyurmaktadır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in insanlığa tanıttığı Kur’ân’ın açıklayıcısı, her devirde devrin imamıdır. Bundan 14 asır evvel asaleten Devrin İmamı olan Peygamber Efendimiz (S.A.V), sahâbeye Kur’ân’ı açıklamıştır. Bu yüzden Peygamberimiz’e izafe edilen herşey, ancak Kur’ân’dan onay aldığı taktirde geçerlidir. Kur’ân; hem dîni hem Peygamberimiz’in sünnetini tanımamızda hepimize yeterlidir. İşte Furkan Suresinin 30. âyet-i kerimesinde sözü geçen resûl, içinde bulunduğumuz Hidayet Çağı’nda Allah’ın hidayetle vazifeli kıldığı Mehdi Resûl, Efendimiz’dir.

 

25/FURKAN-30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzel kur’âne mehcûrâ(mehcûran).

Resûl dedi ki: “Yarab, kavmim Kur’ân’ı terkettiler.”

 

Peygamber Efendimiz’in, Veda Hutbesi’nde bize bıraktığı miras, Furkan olan Kur’ân-ı Kerim’dir.

 

4/NİSA-105: İnnâ enzelnâ ileykel kitâbe bil hakkı li tahkume beynen nâsi bimâ erâkallâh(erâkallâhu), ve lâ tekun lil hâinîne hasîmâ(hasîmen).

Şüphesiz insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmetmek için Biz, sana Kitab’ı hak olarak indirdik. Ve hainlerin savunucusu olma (hainleri müdafaa edenlerden olma).

 

42/ŞURA-10: Ve mahteleftum fîhi min şey’in fe hukmuhû ilallâh(ilallâhi), zâlikumullâhu rabbî aleyhi tevekkeltu ve ileyhi unîb(unîbu).

Birşey hakkında ihtilâfa düşerseniz, artık onun hükmü Allah’a aittir. İşte bu Allah, benim Rabbimdir. O’na tevekkül ettim. Ve O’na yönelirim.

 

Âyetler, her konuda ihtilâfların çözümünün Allah’ta ve O’nun Kitabı’nda olduğunu göstermektedir. İslâm âleminin içinde bulunduğu durum, Kur’ân’ın unutulduğu ve yaşanmadığının ispatı için yeterli bir delildir. Sahâbe ve Osmanlı döneminde Kur’ân yaşandı. Kur’ân’ın yaşandığı dönemde ecdadımız âleme nizam verenlerdi. Ama Kur’ân’ın unutulduğu günümüzde İslâm âlemi dünyanın en geri kalmış ülkelerini oluşturmaktadır.

Hz. Mehdi (A.S)’ın 30 yıldan beri yaptığı tebliğe rağmen, tebliğe ilgisiz kalanlar, Bakara-6, 7’ye göre Allahû Tealâ hassalarına, tebliğciyi yalanlarsa İsra-45, 46’ya göre Allahû Tealâ uzuvlarına engeller koyuyor:

 

2/BAKARA-6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.

2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun).

Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) bir azap vardır.

 

17/İSRA-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren).
Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

17/İSRA-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).

O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.

 

10.7- Dabbet’ül arz

 

Kıyâmetten önce çıkacağı bildirilen Dabbet’ül arz, bir canlıdır. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği zaman, yerden bir çeşit canlı (dabbe) çıkarırız ki o, onlara, insanların âyetlerimize yakîn sahibi olmadığını söyler.”

 

27/NEML-82: Ve izâ vakaal kavlu aleyhim ahracnâ lehum dabbeten minel ardı tukellimuhum ennen nâse kânû bi âyâtinâ lâ yûkınûn(yûkınûne).

Onların üzerine (Allah’ın Kitap’ta söylediği) söz vuku bulunca, onlara arzdan dabbe çıkardık (çıkarırız). İnsanların (Kitap’taki) âyetlerimize yakîn hasıl etmediklerini söyleyecek.

 

Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V), Dabbet’ül arz hakkında şöyle buyurmuştur:

 

Çıkacak olan kıyâmet alâmetlerinden bir tanesi, güneşin batı tarafından doğması ve bir kuşluk vakti insanlara karşı bir dabbenin zuhurudur. Bu iki alâmetten biri, arkadaşından evvel olur. Akabinde diğeri de onun izi üzerinde yakın olarak meydana gelir.”

(Müslim, Fiten, 118)

 

Hadîs, güneşin batıdan doğmasıyla Dabbet’ül arzın birbiriyle ilişki içinde olduğunu ifade etmektedir. Bunların ne olduğunu, Kur’ân âyetleri ışığında beraber görelim inşaallah.

Hidayet Güneşi, Hz. Mehdi (A.S)’dır. Kur’ân’da “dabbe”den bahsedilen Neml Suresinin 82. âyetinde “Onların üzerine (Allah’ın Kitap’ta söylediği) söz vuku bulunca” cümlesinde, bir döneme, bir çağa, HİDAYET ÇAĞI’na işaret edilmektedir.

Yüce Rabbimiz tarafından hidayetle gönderilen Hz. Mehdi (A.S), Allah’ın öğretisiyle sürekli Kur’ân âyetleriyle tebliğ yapmaktadır. Hz. Mehdi (A.S) karşısında, Allah’ın âyetlerinden gâfil, sağır, dilsiz ve akletmeyen en şerrliler, ilimleri kendilerine fayda vermeyenler, insanların yazdıkları kitaplardan öğrendikleri bid’atlerle devamlı tebliğe karşı çıkmaktadırlar.

 

10/YUNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

 

Dabbet’ül arz NUR TV (satellite)den bütün insanlara tebliğ yapan Hidayet Güneşi Hz. Mehdi (A.S), Yunus-7’ye göre dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin, Allah’ın âyetlerinden gâfil olduğunu, Neml-82’ye göre“Allah’ın âyetlerine yakîn sahibi değilsiniz.” diye onları uyarmaktadır.

Neml Suresinin 82. âyetinde “dabbe” kelimesinin özelliklerini tahlil ettiğimizde şunları görürüz:

1- Dabbe, “debb” eden; hafif yürüyen, debelenen olarak açıklandığı gibi hareketli, canlı bir varlık mânâsına da gelmektedir.

2- Dabbe, yerden, yukarıya yükseltilmiş, çıkarılmış bir TEKNİK CİHAZDIR.

3- Dabbe, “konuşan” ve belli bir mesaj veren bir şey ya da varlıktır ve bu konuşması tüm insanlara ve insanlığa (nas’a) yöneliktir.

Dabbe hakkındaki bu bilgileri bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, bahsi geçen dabbet’ül arzın, günümüz teknolojisinin bir ürünü olan NUR TV (SATELLITEDEN-yayın yapan televizyon) olduğunu söyleyebiliriz.

Nitekim televizyon da hareketleri ve hareketli görüntüleri aktaran, frekanslarla bilgi akışı sağlayan bir teknik alettir. Ancak daha önemli olan, ahir zamanın işaretlerinden olan bu yerden mamul “dabbe”nin “insanlarla konuşması”dır. Televizyon, âyetteki tarifi tecelli ettirmektedir. Dünyada televizyonun ulaşmadığı bir ülke, bir millet, bir toplum neredeyse yoktur. İleri teknolojinin ürünü olan televizyon, her topluma kendi dili ile hitap etmektedir.

Son olarak “dabbe”nin âyette belirtilen temel bir özelliği de yerden çıkartıldığı veya “yerden mamul” olduğudur. Televizyon da yeryüzündeki bir yayını satellite vasıtasıyla tüm dünyaya yayınlamaktadır.

Belirtilen “dabbe”nin televizyon olduğu yönündeki görüşümüzü teyit eden bir başka nokta da “dabbe”nin “ila en-nas” yani “insanlığa” seslendiği şeklindeki ifadedir. Televizyon, yapısı itibariyle aynı anda tüm insanlığa mesaj veren bir cihazdır.

“Dabbe”nin uyarıcı özelliği, Hidayet Çağı’nın Önderi Mehdi Resûl’ün bu uyarıyı yapmasından kaynaklanır. NUR TV’de uyarıyı yapan Mehdi Resûl’dür.    

Hz. Ali’den naklolundu: “Kuyruğu olan bir dabbe değil, sakalı olan bir dabbedir.” demiş, bir erkek olduğuna işaret etmiştir. “Fakat meşhur olan bir dabbe olmasıdır. Şüphesiz Kur’ân’da denildiği için bir dabbedir. Fakat erkek bir dabbedir.”

Ebu Hüreyre (R.A)’den rivayet ettikleri bir hadîste Resûlullah (S.A.V) buyurmuştur ki: “Dabbet’ül arz, Musa’nın asası, Süleyman’ın mührü yanında olarak çıkacak, mühür ile mü’minin yüzünü parlatacak, asa ile kâfirin burnunu kıracak, insanlar sofraya toplanacak, mü’min ve kâfir tanınacak.”

Bu hadîse göre de dabbe, maddî ve manevî bir kuvvet ve saltanat ile ortaya çıkıp Büyük Türkiye’yi kuracak, Hidayet Çağı’nın Önderi, Hz. Mehdi Resûl’dür. Şüphe yok ki; Hz. Musa (A.S)’ın asasına, Hz. Süleyman (A.S)’ın mührüne sahip olan, Hz. Mehdi Resûl’dür. Hidayet Çağı’nda Hz. Süleyman (A.S)’ın mührüyle bütün mü’minlerin yüzünü güldürecek ve Hz. Musa (A.S)’ın asasını temsil eden Hz. İsa (A.S) ile Deccaliyeti mağlup ederek kâfirlerin burnunu kıracaktır.

 

 

 

11- KEHF SURESİNİN HİDAYET ÇAĞI’NA AİT İŞARETLERİ

 

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in Kehf Suresinin mutlaka okunmasını tavsiye etmesinin en önemli sebeplerinden biri, kuşkusuz bu Surenin Hidayet Çağı ile ilgili birçok önemli işareti taşımasındandır. Kehf Suresinde, Hidayet Çağı’nda (ahir zamanda) Hz. Mehdi (A.S)'ın mücâdele edeceği, dînde fırkalara ayrılmaktan nasıl kurtulacağımız açıklanmaktadır. Hadîslere göre, dînde fırkalara ayrılmak olan en büyük fitne DUHAN’ı, tüm insanlara duyuracak olan Hz. Mehdi (A.S) ve yardımcılarıdır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V): “İnsanlar uykudadır ancak öldükten sonra uyanırlar.” buyuruyor. Bir başka hadîsinde: “Ölmeden evvel ölünüz.” yani “Dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyin.” diyerek insanları gaflet uykusundan uyarmaya çalışmaktadır. Hz. Mehdi (A.S) ve yardımcılarının tebliğiyle dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyenler Ashab-ı Kehf gibi gaflet uykusundan uyananlardır. Gaflet uykusundan Ashab-ı Kehf gibi uyanıp Hz. Mehdi (A.S)’a tâbî olanların Deccal fitnesine karşı yapacakları mücâdelenin özelliklerinin, Ashab-ı Kehf'den bahseden Surede anlatılması sebepsiz değildir. Kehf Suresinin Kur’ân-ı Kerim'deki sıra numarası (18) ile toplam âyet sayısının (110) çarpımı 1980 rakamını vermektedir.

Hz. Mehdi (A.S)’ın, Hicrî 14. asrın başı (1400)’de geleceğini, Peygamber Efendimiz 1400 yıl evvel haber vermiştir. 1980 tarihinin, Hz. Mehdi (A.S)’ın çıkış tarihine rastlaması, Hz. Mehdi (A.S) konusunun Kehf Suresi ile bağlantılı olabileceğini bizlere işaret etmektedir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in, Hz. Mehdi (A.S) ve yardımcıları ile ilgili hadîslerini Kur’ân kıssalarıyla bağlantı kurarak anlatması, Allah’ın vaazetiği sonsuz hikmetlerindendir.

 

“Ashab-ı Kehf, Mehdi'nin yardımcıları olacaktır.”

(Kitab ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 59))

 

Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz, bu hadîste Hz. Mehdi (A.S)'ın yardımcılarını bu Suredeki kıssaları anlatılan ASHAB-I KEHF'e (mağara arkadaşlarına) benzetmektedir. 1980 tarihi, Hz. Mehdi (A.S)'a yardımcı olacak gençlerin, uyandıkları ve mücâdeleye başladıkları tarihi vermektedir.

Hadîsten de anlaşıldığı gibi Ashab-ı Kehf kıssasının bir benzerinin, Ashab-ı Kehf'e benzetilen Hz. Mehdi (A.S) ve yardımcılarınca bir kez daha yaşanacağına işaret edilmektedir. Allahû Tealâ’nın Efendimiz’e verdiği MEHDİ ismi, anlam itibariyle hidayete ermiş, hidayete vesile olan ve hidayete erdiren mânâsına gelmektedir. Efendimiz, içinde bulunduğumuz Hidayet Çağı’nda hidayete erdirmekle vazifelidir. Ashab-ı Kehf'e benzetilen yardımcıları, Hidayet Çağı’nda Hz. Mehdi Resûl’ün hidayete erdirdikleri, Vakıa Suresinin 11. âyet-i kerimesinde adı geçen sabikûn-el ahirîndir.

 

56/VAKIA-10: Ves sâbikûnes sâbikûn(sâbikûne).

O "sabikûn" denilen sabikûnlar var ya.

56/VAKIA-11: Ulâikel mukarrebûn(mukarrebûne).

Bunlar, (Allah'a) mukarreb (yakın) olanlardır.

56/VAKIA-12: Fî cennâtin naîm(naîmi).

Naîm cennetinde olacaklardır.

56/VAKIA-13: Sulletun minel evvelîn(evvelîne).

Evvelki sabikûnlar çoktur.

56/VAKIA-14: Ve kalîlun minel âhirîn(âhirîne).

Sonraki sabikûnlar (sabikûn-el ahirîn) azdır.

 

Taha-47’de Hz. Musa (A.S) ile Hz. Harun (A.S)’ın Firavun’a karşı olan mücâdelesinden bir kesit verilmiştir:

 

20/TAHA-47: Fe’tiyâhu fe kûlâ innâ resûlâ rabbike fe ersil meanâ benî isrâîle ve lâ tuazzibhum, kad ci’nâke bi âyetin min rabbik(rabbike), ves selâmu alâ menittebeal hudâ.

O halde ikiniz ona gidin ve ona şöyle söyleyin: “Muhakkak ki biz, senin Rabbinin iki resûlüyüz. İsrailoğulları’nı artık bizimle beraber gönder ve onlara azap etme! Sana Rabbinden âyet (mucize) getirdik. Ve hidayete tâbî olanlara selâm olsun.”

 

Hidayet Çağı’nda, Hz. Mehdi (A.S)’ın tebliğiyle Allah’a ulaşmayı dileyen Ashab-ı Kehf'e, Hz. Mehdi (A.S)’ın selâm vermesi, yardımcıları ile sonradan tanışacaklarına ve onları kendisi ile birlikte Allah için yaşamaya, tebliğ yapmaya, Allah’ın Zat’ına davet etmeye çağıracağına işaret etmektedir. Rivayette geçen "diriltme"den kastedilen ise, geçmişte yaşamış Ashab-ı Kehf'in günümüzde tekrar canlanıp hayat bulmaları değil, Hz. Mehdi (A.S) zamanında yaşayacak ve ona yardımcı olacak benzeri gençlerin gaflet uykusundan uyanıp, kendilerinin farkına varmaları ve Hz. Mehdi (A.S)’ın yanında yer alıp, göreve başlamalarıdır.

 

11.1- Ashab-ı Kehf kıssası

 

12/YUSUF-109: Ve mâ erselnâ min kablike illâ ricâlen nûhî ileyhim min ehlil kurâ, e fe lem yesîrû fîl ardı fe yanzurû keyfe kâne âkıbetullezîne min kablihim, ve le dârul âhıreti hayrun lillezînettekav, e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).
Senden önce, kendilerine vahyettiğimiz şehirler halkının adamlarından başkasını göndermedik. Onlar yeryüzünde dolaşmazlar mı? Artık baksınlar! Onlardan öncekilerin akıbetleri (sonları) nasıl oldu? Ve takva sahipleri için ahiret yurdu mutlaka daha hayırlıdır. Hâlâ akıl etmiyor musunuz?

12/YUSUF-110: Hattâ izestey’eser rusulu ve zannû ennehum kad kuzibû câehum nasrunâ fe nucciye men neşâ’(neşâu), ve lâ yureddu be’sunâ anil kavmil mucrimîn(mucrimîne).

Resûller, umutlarını kestikleri zaman ve hatta yalanlandıklarını zannettikleri bir sırada, onlara yardımımız geldi. Böylece dilediğimiz kimse(ler) kurtarıldı. Azabımız mücrim kavimden geri döndürülmez.

12/YUSUF-111: Lekad kâne fî kasasıhim ibretun li ûlîl elbâb(elbâbi), mâ kâne hadîsen yufterâ ve lâkin tasdîkallezî beyne yedeyhi ve tafsîle kulli şey’in ve huden ve rahmeten li kavmin yu’minûn(yu’minûne).

Andolsun ki; onların kıssalarında ulûl' elbab için (sır sahipleri için) bir ibret vardır. Uydurulan bir söz değildir ve lâkin onların ellerindekini tasdik eder ve herşeyi ayrı ayrı açıklar. Mü’min kavim için bir hidayet ve rahmettir.

 

Kur’ân kıssaları arasında, pek çok âyet-i kerime bir çok anlam içeren ve üzerinde her düşünüldüğünde yeni anlamlar kazanan kıssalardan biri de Kehf kıssasıdır. Peygamber Efendimiz (S.A.V), bu kıssada yer alan işaretlere dikkat çekmiştir. Kehf kıssasında Hidayet Çağı’na (ahir zamana) ve İslâm ahlâkını yaşayan gençlerin dînden uzak kişilerle yaptıkları mücâdeleye bakan çok önemli işaretler bulunmaktadır.

 

11.2- Ashab-ı Kehf, gençlerden oluşan bir topluluktur.

 

Ashabel Kehf kıssasında, Allah'ın dînine karşı çıkan, hakk mü'minlere karşı baskı ve zulüm uygulayan bir topluluktan uzaklaşarak, bir mağaraya sığınan gençlerden söz edilir:

 

18/KEHF-9: Em hasibte enne ashâbel kehfi ver rakîmi kânû min âyâtinâ acabâ(acaben).

Yoksa sen, Ashabel Kehf ve Rakîm’in, bizim acayip âyetlerimizden biri olduğunu mu sandın?

18/KEHF-10: İz evel fityetu ilel kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ reşedâ(reşeden).

Gençler mağaraya sığındıkları zaman şöyle dediler: “Rabbimiz, bize Senin katından bir rahmet ver. Ve bize emrimizden (bizim içimizden, senin emirlerinden bize ait olan rahmet ve salâvâtı ulaştıracak kişiyi) mürşidi tayin et.”

 

Mağarayı, içindekileri dışarıdan gelebilecek her türlü negatif tesirden koruyan bir mesken gibi düşünebiliriz. Nahl-98 ve 99’a göre dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyenlere dış düşman olan iblisin bir negatif tesiri yoktur. Kehf-10’a göre dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyenler şöyle derler: “Rabbimiz, bize Senin katından bir rahmet ver. Ve bize emrimizden (bizim içimizden, senin emirlerinden bize ait olan rahmet ve salâvâtı ulaştıracak kişiyi) mürşidi tayin et.”

 

16/NAHL-98: Fe izâ kare’tel kur’âne festeız billâhi mineş şeytânir racîm(racîmi).

Öyleyse Kur’ân-ı Kerim’i okuduğun zaman recmedilmiş (taşlanmış) şeytandan hemen Allah’a sığın.

16/NAHL-99: İnnehu leyse lehu sultânun alellezîne âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûn(yetevekkelûne).
Çünkü onun, âmenû olanlar ve Rab’lerine tevekkül edenler üzerinde bir sultanlığı (yaptırım gücü) yoktur.

 

18/KEHF-11: Fe darabnâ alâ âzânihim fîl kehfi sinîne adedâ(adeden).

Böylece mağarada kulakları üzerine (kalplerinin zikrini duyabilmeleri için yan üstü) senelerce yatırdık (uyuttuk).

 

Ashab-ı Kehf’in senelerce kalb zikriyle yattıklarını anlıyoruz.

 

18/KEHF-12: Summe beasnâhum li na'leme eyyul hızbeyni ahsâ limâ lebisû emedâ(emeden).

Sonra ne kadar süre kaldıklarını, iki topluluktan hangisinin daha iyi hesap edeceğini bilmemiz (belirtmemiz) için onları beas ettik (dirilttik, uyandırdık).

 

Ashab-ı Kehf, Allah’a ulaşmayı dileyen ve mürşidlerine tâbî olan gençlerdir. Senelerce kalb zikriyle yatan Ashab-ı Kehf ‘in hidayetlerini Allahû Tealâ arttırdığını buyuruyor.

 

18/KEHF-13: Nahnu nakussu aleyke nebeehum bil hakk(hakkı), innehum fityetun âmenû bi rabbihim ve zidnâhum hudâ(huden).

Biz, sana onların haberlerini gerçek olarak kıssa ediyoruz. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine âmenû olmuş gençlerdi. Ve onlara hidayeti artırdık.

 

Hz. Mehdi (A.S)’ın yardımcıları da hadîslerde belirtildiği üzere genç bir topluluktur. Bu konudaki hadîslerden bazıları şunlardır:

Hz. Ali rivayet etmiştir:

 

(Mehdi) bizden, Kureyş'den bir gençtir, aynı zamanda gelip Allah yolunda onu (hazineleri-malları) taksim edecektir.”

(Kıyâmet Alâmetleri, s. 202)

 

“Mehdi bizden Ehl-i Beyt'ten bir gençtir. İhtiyarlarınız ona yetişmeyecek, gençleriniz ise onu ümit edeceklerdir. Allah dilediğini yapacaktır.”

(Kitab ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 23)

 

11.3- Sayıları az, küçük bir topluluktur.

 

Allah’a ulaşmayı dileyen bu gençlerin sayısı hakkında sonradan gelen kuşakların ne söylediğini Allahû Tealâ Kehf-22’de bildirmektedir:

 

18/KEHF-22: Se yekûlûne selâsetun râbiuhum kelbuhum, ve yekûlûne hamsetun sâdisuhum kelbuhum recmen bil gayb(gaybi), ve yekûlûne seb'atun ve sâminuhum kelbuhum, kul rabbî a'lemu bi ıddetihim mâ ya'lemuhum illâ kalîl(kalîlun), fe lâ tumâri fîhim illâ mirâen zâhirâ(zâhiren), ve lâ testefti fîhim minhum ehâdâ(ehâden).

Ve gaybı taşlayarak (bilmeden tahminde bulunarak) diyecekler ki: “(Onların sayısı) üçtür, dördüncü onların köpeğidir.” “Beştir, altıncı onların köpeğidir.” diyecekler. Ve “Yedidir, sekizinci onların köpeğidir.” diyecekler. De ki: “Onların adedini en iyi Allah bilir. Pek azı hariç, onlar bilmezler.” Onlar hakkında, zahir olandan (bilinenden) başka tartışma (mücâdele etme)! Onlar hakkında, onlardan birisine soru sorma (açıklama isteme)!

 

Hz. Mehdi (A.S)’ın yardımcıları da, gerçek Ashab-ı Kehf gibi bir cemaattir:

 

“Hz. Mehdi (A.S)’ın vezirleri 10'dan aşağı fakat 5'ten yukarı olacaktır. (Bu vezirler) memleket işlerinin ağırlıklarını Mehdi ile paylaşacaklar. 9 (dokuz) kişiden ibaret olacaklar.”

(Kıyâmet Alâmetleri, s. 187)

 

“Mehdi'nin (Süfyani ile savaşında) en büyük ordusu 313 kişinin kumandasını elinde tutarak etrafa meydan okuyacaktır.”

(Kıyâmet Alâmetleri, s. 169)

 

Bediüzzaman Said-i Nursi, bu yardımcıların azlığına rağmen kıymetlerinin büyüklüğünü şöyle ifade etmektedir:

 

“Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve manevî ordusu, yalnız ihlâs ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şakirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.”

(Emirdağ Lahikası, s. 259)

 

11.4- Bu gençler, Allah'a gönülden bağlı hakk mü'minlerdir.

 

Allah’ın âyetlerinde anlatılan ve mağaraya sığınan bu gençlerin îmânı çok güçlü, kararlı, kınayıcının kınamasından korkmayan, Allah'a gönülden bağlı mü'minler oldukları bildirilir:

 

18/KEHF-13: Nahnu nakussu aleyke nebeehum bil hakk(hakkı), innehum fityetun âmenû bi rabbihim ve zidnâhum hudâ(huden).

Biz, sana onların haberlerini gerçek olarak kıssa ediyoruz. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine âmenû olmuş gençlerdi. Ve onlara hidayeti artırdık.

18/KEHF-14: Ve rabatnâ alâ kulûbihim iz kâmû fe kâlû rabbunâ rabbus semâvâti vel ardı len ned'uve min dûnihî ilâhen lekad kulnâ izen şetatâ(şetaten).

Onların kalpleri üzerine rabıta kurduk (kalplerini Bize bağladık). Ayağa kalktıkları zaman (kalkınca) şöyle dediler: “Bizim Rabbimiz, semaların ve arzın Rabbidir. O'ndan başkasına ilâh olarak asla dua etmeyiz. Öyle yaparsak, andolsun ki haddi aşarak yanlış söylemiş olurduk.”

 

Hz. Mehdi (A.S)’ın yardımcıları, Allah'a karşı son derece itaatkar ve gönülden bağlı gençlerdir.

 

“Hz. Mehdi (A.S), Allah'a karşı çok huşû duyan birisi olacaktır. Aynen, kartal cinsinden nesir kuşunun kanatlarıyla titremesi (cezbesi) gibi Allah'tan korkacaktır.”

(Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 53)

 

“Onlar Allah'ın has kullarıdır.

(Kıyâmet Alâmetleri)

 

“Onların kalbleri demir gibidir ve onlar gündüz aslan gece de abiddirler.”

(Kitab ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 57)

 

“Muhakkak ki onlar hidayet sancaklarıdır.”

(Ramuz el-Ehadis, 1/153)

 

“Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından korkmayan seçkin müslümanlardır.”

(Sünen-i İbni Mace, 10/259)

 

5/MAİDE-54: Yâ eyyuhellezîne âmenû men yertedde minkum an dînihî fe sevfe ye’tîllâhu bi kavmin yuhıbbuhum ve yuhıbbûnehû ezilletin alâl mu’minîne eizzetin alâl kâfirîn(kâfirîne), yucâhidûne fî sebîlillâhi ve lâ yehâfûne levmete lâim(lâimin) zâlike fadlullâhi yu’tîhi men yeşâ(yeşâu) vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Sizden kim dîninden dönerse, Allah onun yerine (ileride öyle) bir kavim getirir ki; Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Mü’minlere karşı daha alçak gönüllü, kâfirlere karşı daha (başları dik, vakarlı ve) güçlüdürler. Allah yolunda cihad ederler. Hiçbir kınayanın, kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu, dilediğine (lütfeder), verir. Allah’(ın, fazlı ve lütfu gayet geniş), Vâsi’dir (herşeyi bilen), Alîm’dir.

5/MAİDE-55: İnnemâ veliyyukumullâhu ve resûluhu vellezîne âmenullezîne yukîmûnes salâte ve yu’tûnez zekâte ve hum râkıûn(râkıûne).

Sizin velîniz (dostunuz ) sadece Allah ve O’nun Resûl’ü ve âmenû olup namazı kılan, zekâtı veren kimselerdir. Ve onlar, rükû edenlerdir.

5/MAİDE-56: Ve men yetevellallâhe ve resûlehu vellezîne âmenû fe inne hızbellâhi humul gâlibûn(gâlibûne).
Allah’a ve O’nun Resûl’üne ve âmenû olanlara dönen kimseler, şüphesiz Allah’ın taraftarlarıdır. Onlar, gâlip olanlardır.

 

11.5- İçinde yaşadıkları kavim, dînden uzaklaşmıştır.

 

Ashab-ı Kehf’in yaşadığı dönemde, kavimleri Allah'a açıkça açık şirk koşmakta, Allah'ı açıkça inkâr etmektedirler. Dînden tamamen uzaklaşmışlar, dîni yaşayanlara da düşman kesilmişlerdir. Tıpkı bunun gibi Hz. Mehdi (A.S) döneminde kavmi Kur’ân’ı terkederek, Allah’a karşı gizli şirk koşmakta, dünya hayatında Allah’a ulaşmayı inkâr ederek dînden uzaklaşmışlar ve dîni yaşayanlara kökten dînci yaftasını yapıştırarak düşman kesilmişlerdir.

 

18/KEHF-15: Hâulâi kavmunettehazû min dûnihî âliheh(âliheten), lev lâ ye'tûne aleyhim bi sultânin beyyin(beyyinin), fe men azlemu mimmenifterâ alâllâhi kezibâ(keziben).

İşte bu bizim kavmimizdir. Onlara açıkça bir delil (sultan) gelmemesine rağmen Allah’tan başkasını ilâhlar edindiler. Öyleyse Allah’a yalanla iftira edenden daha zalim kim vardır?

18/KEHF-16: Ve izi'tezeltumûhum ve mâ ya'budûne illâllâhe fe'vû ilel kehfi yenşur lekum rabbukum min rahmetihî ve yuheyyi' lekum min emrikum mirfekâ(mirfekan).

Ve siz, Allah’tan başkasına kul olmayarak onlardan ayrıldığınız zaman artık bir mağaraya sığının! Rabbiniz size rahmetini neşretsin (ulaştırsın). Ve size, refik (destek) olarak işlerinizi kolaylaştırsın.

 

Âyetlerde de görüldüğü gibi Ashab-ı Kehf devrinde halk, zamanın inkârcı sisteminin zoruyla artık Allah'a inanmaz olmuşlardır. Halk tekrar putlara tapmaya, Allah'ın haram ettiği bütün fiilleri işlemeye başlamıştır. İşte Hz. Mehdi (A.S) ve yardımcılarının devrinde de insanlar Allah’a ulaşmayı dilemeyerek gizli şirk sebebiyle, buna benzer bir durum oluşmuştur. Bu durum Kur’ân âyetlerinde ve hadîs-i şeriflerde haber verilmiştir:

 

25/FURKAN-30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzel kur’âne mehcûrâ(mehcûran).

Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.

 

“Alenen ve apaçık Allahû Tealâ inkâr edilinceye kadar Hz. Mehdi (A.S) gelmez.”

(Kitab ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 27)

 

Bir hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmuştur:

 

“Küfür her yanı istila edip hükmü cemiyet içinde aşikâre işlenmedikçe Mehdi zuhur etmez.”

(Mektubat-ı Rabbani, 2/258)

 

En büyük günah, bir şeyi günah olduğunu bilmeyerek yapmaktır. Bundan daha büyük günah ise yaptığı günahı ibadet gibi yapmaktır. İçinde bulunduğumuz Hidayet Çağı’nda, Allah’a ulaşma dileğinin tatbikattan çıkartılması sebebiyle yaşanan geleneksel İslâm tatbikatı neticesinde, gizli şirk her tarafı sarmıştır. Gizli şirk en büyük günahtır. Ama içinde bulunduğumuz Hz. Mehdi (A.S) dönemi olan Hidayet Çağı’nda dîn öğreticileri, dînde olmamasına rağmen sonradan dîne soktukları, Kur’ân-ı Kerim’e ters hurafeler sebebiyle gizli şirki ibadet haline getirmişlerdir. Örneğin; “Dünya hayatında Allah’a ulaşmak yoktur. Ruh bize hayat verir. Ruh vücuttan çıkarsa kişi ölür. İrciî emri bir ölüm emridir. Ancak ölümle insan ruhu Allah’a ulaşır.” diyerek gizli şirki temel inanç haline getirmişler. Bu sebeble Hidayet Çağı’nda en büyük fitne gizli şirktir. Bütün haramları helâl sayan fitne, gizli şirktir.

 

Hz. Mehdi (A.S), bütün haramların helâl sayıldığı büyük bir fitneden sonra çıkacaktır.”

(El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 39)

 

“Hiçbir tarafın ondan mahfuz kalmayacağı bir fitne zuhur edecek, bu fitne kaldığı yerden hemen başka bir tarafa yayılacak ve bu durum bir münadinin semadan seslenerek ‘Ey insanlar, emiriniz artık Mehdi'dir.’ demesine kadar devam edecektir.”

(El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 24)

 

“Ahir zamanda ümmetimin başına, sultanlarından şiddetli belalar gelir, öyle ki yerler müslümanlara dar gelir. O zaman Allah, daha önce zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduran benim soyumdan birisini (Mehdi) gönderecektir.”

(Kitab ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 12)

 

11.6- İnkârcı yapıya karşıdırlar.

 

Ashab-ı Kehf, içinde yaşadıkları toplumun Allah'a ulaşmayı açıkça inkâr etmesini engellemek için, onları Allah'a ulaşmaya davet etmek isterler ama tebliğleri bir fayda vermez:

 

18/KEHF-14: Ve rabatnâ alâ kulûbihim iz kâmû fe kâlû rabbunâ rabbus semâvâti vel ardı len ned'uve min dûnihî ilâhen lekad kulnâ izen şetatâ(şetaten).

Onların kalpleri üzerine rabıta kurduk (kalplerini Bize bağladık). Ayağa kalktıkları zaman (kalkınca) şöyle dediler: “Bizim Rabbimiz, semaların ve arzın Rabbidir. O'ndan başkasına ilâh olarak asla dua etmeyiz. Öyle yaparsak, andolsun ki haddi aşarak yanlış söylemiş olurduk.”

18/KEHF-15: Hâulâi kavmunettehazû min dûnihî âliheh(âliheten), lev lâ ye'tûne aleyhim bi sultânin beyyin(beyyinin), fe men azlemu mimmenifterâ alâllâhi kezibâ(keziben).

İşte bu bizim kavmimizdir. Onlara açıkça bir delil (sultan) gelmemesine rağmen Allah’tan başkasını ilâhlar edindiler. Öyleyse Allah’a yalanla iftira edenden daha zalim kim vardır?

 

 

İnkârcı topluluktan ve onların taptıklarından kopup ayrılırlar. Çünkü kavimleri inkârcı düzene uymuştur:

 

18/KEHF-16: Ve izi'tezeltumûhum ve mâ ya'budûne illâllâhe fe'vû ilel kehfi yenşur lekum rabbukum min rahmetihî ve yuheyyi' lekum min emrikum mirfekâ(mirfekan).

Ve siz, Allah’tan başkasına kul olmayarak onlardan ayrıldığınız zaman artık bir mağaraya sığının! Rabbiniz size rahmetini neşretsin (ulaştırsın). Ve size, refik (destek) olarak işlerinizi kolaylaştırsın.

 

Hz. Mehdi (A.S), dönemi olan Hidayet Çağı’nın ilk 30 yılını aralıksız tebliğle geçirmesine rağmen, şu ana kadar çok az kişinin Allah’a ulaşmayı dileyerek Kur’ân’daki İslâm’ı yaşamaya başlaması, şeytanın tıpkı Ashab-ı Kehf devrinde olduğu gibi insanları nasıl esir aldığını gözler önüne sermektedir.

 

11.7- Ashab-ı Kehf’in mağarada çok uzun süre kalması

 

18/KEHF-25: Ve lebisû fî kehfihim selâse mietin sinîne vezdâdû tis'â(tis'an).

Onlar, mağaralarında 9 fazlasıyla 300 yıl kaldılar.

18/KEHF-26: Kulillâhu a'lemu bimâ lebisû, lehu gaybus semâvâti vel ard(ardı), ebsır bihî ve esmı', mâ lehum min dûnihî min veliyyin ve lâ yuşriku fî hukmihî ehadâ(ehaden).

De ki: “Ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir.” Semaların ve arzın gaybı, O’na (Allah'a) aittir. Onu (gaybı) en iyi işitir, en iyi görür. Onların, O’ndan başka dostları yoktur. Hükmüne kimseyi ortak etmez.

 

Ashab-ı Kehf mağarada çok uzun süre kalır. Bu gençlerin mağarada 309 yıl kalmışlardır. Kehf Suresinde geçen Hızır ve Zülkarneyn kıssalarında anlatılan bast-ı zaman konusundan, Kur’ân'ın pek çok âyetinde bahsedilmektedir.

 

18/KEHF-11: Fe darabnâ alâ âzânihim fîl kehfi sinîne adedâ(adeden).

Böylece mağarada kulakları üzerine (kalplerinin zikrini duyabilmeleri için yan üstü) senelerce yatırdık (uyuttuk).

 

11.8- Ashab-ı Kehf’in mağarada yaşadıkları

 

18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

18/KEHF-18: Ve tahsebuhum eykâzan ve hum rukûd(rukûdun), ve nukallibuhum zâtel yemîni ve zâteş şimâl(şimâli), ve kelbuhum bâsitun zirâayhi bil vasîd(vasîdi), levittala'te aleyhim le velleyte minhum firâren ve le muli'te minhum ru'bâ(ru'ben).

Ve onlar, uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırsın. Ve onları sağa ve sola doğru çeviririz. Onların köpeği, ön ayaklarını (mağaranın) giriş kısmına uzatmış vaziyettedir. Eğer sen, onlara muttali olsaydın (yakından görseydin), mutlaka onlardan kaçarak (geri) dönerdin. Ve mutlaka sen, onlardan korkuyla dolardın (çok korkardın).

 

11.9- Ashab-ı Kehf’in daha sonra uyanıp kavimlerinin arasına karışması

 

18/KEHF-19: Ve kezâlike beasnâhum li yetesâelû beynehum, kâle kâilun minhum kem lebistum, kâlû lebisnâ yevmen ev ba'da yevm(yevmin), kâlû rabbukum a'lemu bi mâ lebistum feb'asû ehadekum bi verıkıkum hâzihî ilel medîneti fel yanzur eyyuhâ ezkâ taâmen fel ye'tikum bi rızkın minhu vel yetelattaf ve lâ yuş'ırenne bikum ehadâ(ehaden).

Ve böylece aralarında sorsunlar diye onları dirilttik (uyandırdık). Onlardan konuşan biri şöyle dedi: “Ne kadar kaldınız?” “Günün bir kısmı veya bir gün (kadar).” dediler. (Diğerleri de): “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir.” dediler. Artık sizden birisini, sizin bu gümüş paranızla şehre gönderin. Böylece en temiz yiyecek hangisi, baksın (da) ondan size bir rızık getirsin. Ve tedbirli (dikkatli) olsun. Sakın sizi bir kimseye sezdirmesin (varlığınızı hiç kimseye hissettirmesin).

 

11.10- Ashab-ı Kehf, Allah’ın düşmanlarına karşı çok dikkatli ve tedbirlidirler.

 

18/KEHF-20: İnnehum in yazherû aleykum yercumûkum ev yuîdûkum fî milletihim ve len tuflihû izen ebedâ(ebeden).
Muhakkak ki onlar, eğer size karşı gâlip gelirlerse, sizi taşlarlar veya sizi kendi dînlerine döndürürler. O zaman asla ebediyyen kurtuluşa eremezsiniz.

 

Hz. Mehdi (A.S) ve yardımcıları da günümüzde aynı Ashab-ı Kehf gibi çok temkinli hareket etmektedirler. Kur’ân ahlâkını tebliğ etme çalışmalarını çok dikkatli ve sükûnet içinde yürütmektedirler.

Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz’in de bunun böyle olacağını 14 asır bize haber verdiği hadîs-i şeriflerinden anlıyoruz:

 

“Hz. Mehdi (A.S) askerleriyle birlikte yola çıkacak ve gayet sükûnet içinde yürüyecektir.”

(Kıyâmet Alâmetleri, s. 173)

 

11.11- Kapalı bir mekânda bulunan Ashab-ı Kehf’in gençlerden oluşması

 

18/KEHF-10: İz evel fityetu ilel kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ reşedâ(reşeden).

Gençler mağaraya sığındıkları zaman şöyle dediler: “Rabbimiz, bize Senin katından bir rahmet ver. Ve bize emrimizden (bizim içimizden, senin emirlerinden bize ait olan rahmet ve salâvâtı ulaştıracak kişiyi) mürşidi tayin et.”

 

Ashab-ı Kehf'in sığındığı mağaranın kapısı deniz tarafına bakmaktadır. Hadîslerden anladığımız kadarıyla Hz. Mehdi (A.S) ve yardımcılarının da hareket merkezi deniz sahilinden olacaktır:

 

“Mehdi sabah namazına abdest almak için denizin yanına sancağı dikecek.”

(El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 57/ Kıyâmet Alâmetleri, s. 181)

 

“Bu ordunun hareket etmesi ve gönderilmesi, Mağrib dağındaki Masine denilen mevkideki deniz sahilinden olacaktır.”

(Ölüm-Kıyâmet-Ahiret ve Ahirzaman Alâmetleri, s. 439)

 

11.12- Gençlerden oluşan Ashab-ı Kehf’in mücâdele yeri mağaradır.

 

18/KEHF-10: İz evel fityetu ilel kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ reşedâ(reşeden).

Gençler mağaraya sığındıkları zaman şöyle dediler: “Rabbimiz, bize Senin katından bir rahmet ver. Ve bize emrimizden (bizim içimizden, senin emirlerinden bize ait olan rahmet ve salâvâtı ulaştıracak kişiyi) mürşidi tayin et.”

18/KEHF-16: Ve izi'tezeltumûhum ve mâ ya'budûne illâllâhe fe'vû ilel kehfi yenşur lekum rabbukum min rahmetihî ve yuheyyi' lekum min emrikum mirfekâ(mirfekan).

Ve siz, Allah’tan başkasına kul olmayarak onlardan ayrıldığınız zaman artık bir mağaraya sığının! Rabbiniz size rahmetini neşretsin (ulaştırsın). Ve size, refik (destek) olarak işlerinizi kolaylaştırsın.

 

Ashab-ı Kehf'in mağarası, onların sadece sığınıp uyudukları bir yer değildir. Çünkü mağaraya girdikten sonra yaptıkları dualarında: "Bize işimizde kolaylık göster, bizi başarılı kıl." diye Allah'tan yardım istemektedirler. Buradan da onların mağarada, zikirle nefs tezkiyesi ve tasfiyesiyle meşgul oldukları anlaşılmaktadır. Tıpkı Hz. Mehdi (A.S) ve yardımcılarının da nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparak 7 safha ve 4 teslimle Kur’ân’daki İslâm’ı kendi içlerinde yaşadıkları gibi.

 

11.13- Mağaranın geniş bir orta yeri vardır.

 

18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

 

11.14- Mağaranın kapısında bir bekçi bulunmaktadır.

 

18/KEHF-18: Ve tahsebuhum eykâzan ve hum rukûd(rukûdun), ve nukallibuhum zâtel yemîni ve zâteş şimâl(şimâli), ve kelbuhum bâsitun zirâayhi bil vasîd(vasîdi), levittala'te aleyhim le velleyte minhum firâren ve le muli'te minhum ru'bâ(ru'ben).

Ve onlar, uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırsın. Ve onları sağa ve sola doğru çeviririz. Onların köpeği, ön ayaklarını (mağaranın) giriş kısmına uzatmış vaziyettedir. Eğer sen, onlara muttali olsaydın (yakından görseydin), mutlaka onlardan kaçarak (geri) dönerdin. Ve mutlaka sen, onlardan korkuyla dolardın (çok korkardın).

 

11.15- Allah’ın vaadinin hak olduğunu, kıyâmet hakkında şüphe olmadığını bilsinler diye onları uyandırdık.

 

18/KEHF-21: Ve kezâlike a'sernâ aleyhim li ya'lemû enne va'dallâhi hakkun ve ennes sâate lâ reybe fîhâ, iz yetenâzeûne beynehum emrehum fe kâlûbnû aleyhim bunyânâ(bunyânen), rabbuhum a'lemu bihim, kâlellezîne galebû alâ emrihim le nettehızenne aleyhim mescidâ(mesciden).

Ve böylece “Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve o saat (kıyâmet) hakkında şüphe olmadığını” bilsinler diye onları (şehir halkına) bildirdik. Aralarında onların durumu hakkında niza ediyorlar (çekişiyorlar)dı. “Onların üzerine binalar inşa edin.” dediler. Onların Rabbi, onları en iyi bilir. Onların işlerinde gâlip olanlar (sözü geçenler): “Onların üzerine mutlaka mescid yapacağız.” dedi.

 

11.16- Onların kaç kişi olduğunu Allahû Tealâ ve Allah’ın gaybı bildirdiği kişilerden başka kimse bilmez.

 

Allah Kehf ehlinin sayısını Kendisinden başka çok az kişinin bildiğini söyler. Kehf Suresinde insanlara da bu konuda tartışmamaları öğütlenir:

 

18/KEHF-22: Se yekûlûne selâsetun râbiuhum kelbuhum, ve yekûlûne hamsetun sâdisuhum kelbuhum recmen bil gayb(gaybi), ve yekûlûne seb'atun ve sâminuhum kelbuhum, kul rabbî a'lemu bi ıddetihim mâ ya'lemuhum illâ kalîl(kalîlun), fe lâ tumâri fîhim illâ mirâen zâhirâ(zâhiren), ve lâ testefti fîhim minhum ehâdâ(ehâden).

Ve gaybı taşlayarak (bilmeden tahminde bulunarak) diyecekler ki: “(Onların sayısı) üçtür, dördüncü onların köpeğidir.” “Beştir, altıncı onların köpeğidir.” diyecekler. Ve “Yedidir, sekizinci onların köpeğidir.” diyecekler. De ki: “Onların adedini en iyi Allah bilir. Pek azı hariç, onlar bilmezler.” Onlar hakkında, zahir olandan (bilinenden) başka tartışma (mücâdele etme)! Onlar hakkında, onlardan birisine soru sorma (açıklama isteme)!

 

 

 

12- ALLAH’IN DİLEMESİYLE YAPACAĞINI SÖYLE

 

18/KEHF-23: Ve lâ tekûlenne li şey'in innî fâılun zâlike gadâ(gaden).

Bir şey hakkında “Ben, bunu yarın mutlaka yapacağım deme.”

18/KEHF-24: İllâ en yeşâallâhu vezkur rabbeke izâ nesîte ve kul asâ en yehdiyeni rabbî li akrabe min hâzâ reşedâ(reşeden).

Ancak Allah’ın dilemesiyle (yapacağım de). Ve unuttuğun zaman Rabbini zikret ve de ki: “Rabbimin beni (Allah’a) bundan daha yakın (daha üstün) bir irşad seviyesine ulaştırmasını umarım.”

18/KEHF-27: Vetlu mâ ûhıye ileyke min kitâbi rabbik(rabbike), lâ mubeddile li kelimâtihî ve len tecide min dûnihî multehadâ(multehaden).

Sana, Rabbinin Kitab’ından, vahyolunanı oku! O’nun kelimesini değiştirecek yoktur. Ve O’ndan (Allah’tan) başka yönelinecek bulamazsın (yönelinecek yoktur).

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Zülkarneyn ve ruhtan soruyorlar. Peygamber Efendimiz (S.A.V) “Size yarın haber vereceğim.” demesine rağmen kaynaklar Cebrail (A.S)’ın uzun süre Peygamber Efendimiz’e görünmediğini haber vermektedir. Cebrail (A.S) gelmediği bu zaman, Peygamber Efendimiz (S.A.V) için en çileli dönem olmuştur. Uzun bir aradan sonra Cebrail (A.S) Kehf-23, 24, 25, 26, 27 ile Peygamber Efendimiz’e tekrar gelmiştir. “Rabbinin Kitab’ından, vahyolunanı oku!” emriyle “Âyetlerle, devamlı olarak, Allah’a ulaşma dileğini tebliğ et.” diye emretmiştir.

 

12.1- Allah’ın Vech’ini (Zat’ını) isteyerek Rabbine dua edenlerle beraber nefsini sabırlı tut.

 

18/KEHF-28: Vasbır nefseke meallezîne yed'ûne rabbehum bil gadâti vel aşiyyi yurîdûne vechehu ve lâ ta'du aynâke anhum, turîdu zînetel hayâtid dunyâ ve lâ tutı' men agfelnâ kalbehu an zikrinâ vettebea hevâhu ve kâne emruhu furutâ(furutan).

Sabah akşam, O’nun Vech’ini (Zat’ını) isteyerek Rabbine dua edenlerle beraber nefsini sabırlı tut. Dünya hayatının ziynetini gözünü onlardan çevirme! Kalbini zikrimizden gâfil kıldığımız ve hevasına (heveslerine) tâbî olan kimselere isteyerek, işinde haddi aşmış olanlara itaat etme!

 

Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e: “Allah’ın Vech’ini (Zat’ını) isteyerek Rabbine dua edenlerle beraber nefsini sabırlı tut. Dünya hayatının ziyneti sebebiyle gözünü onlardan çevirme!” buyuruyor.

 

18/KEHF-29: Ve kulil hakku min rabbikum fe men şâe fel yu'min ve men şâe fel yekfur innâ a'tednâ liz zâlimîne nâren ehâta bihim surâdikuhâ, ve in yestegîsû yugâsû bi mâin kel muhli yeşvîl vucûh(vucûhe), bi'seş şerab(şerabu) ve sâet murtefekâ(murtefekan).

De ki: “Hak Rabbinizdendir.” Bundan sonra artık dileyen inansın ve dileyen inkâr etsin. Muhakkak ki Biz, zalimler için kenarları, onları (kâfirleri) ihata eden (saran, kaplayan) bir ateş hazırladık. Ve eğer onlar yağmur isterlerse (ateşe karşı), erimiş maden gibi koyu ve kaynar, yüzleri kavuran bir su yağdırılır. Ne kötü bir içecek ve ne kötü bir dost (yardımcı).

 

“Rabbinin Kitab’ından, vahyolunanı oku. Çünkü “Hak Rabbinizdendir.” Bundan sonra artık dileyen inansın ve dileyen inkâr etsin. İnkâr eden zalimler için ebedî azap yeri olan cehennem vardır. Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan Allahû Tealâ’dır.”

 

67/MULK-2: Ellezî halakal mevte vel hayâte li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ(amelen), ve huvel azî zul gafûr(gafûru).

Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur. Ve O Azîz'dir ve mağfiret eder, Gafur'dur (günahları sevaba çevirendir).

 

18/KEHF-30: İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti innâ lâ nudîu ecre men ahsene amelâ(amelen).

Muhakkak ki âmenû olanlar (ölmeden önce ruhunu Allah’a ulaştırmayı dileyenler) ve salih amel (nefs tezkiyesi) yapanlar, Biz kesinlikle en güzel amel işleyen kimselerin ecrini (karşılığını) zayi etmeyiz.

18/KEHF-31: Ulâike lehum cennâtu adnin tecrî min tahtihimul enharu yuhallevne fîhâ min esâvire min zehebin ve yelbesûne siyâben hudren min sundusin ve istebrekın muttekiîne fîhâ alel erâik(erâiki), ni'mes sevâb(sevâbu), ve hasunet murtefekâ(murtefekan).

İşte onlara (onlar için) adn cennetleri vardır. Onların altından nehirler akar. Orada altın (dan) bileziklerle süslenirler. İnce ipek ve atlastan yeşil elbiseler giyerler. Orada tahtlar üzerine yaslanırlar. Ne güzel bir sevap ve ne güzel bir destek.

 

Kim Kur’ân’daki İslâm olan 7 safha ve 4 teslimi yaşarsa yani ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allah teslim ederse, işte onlar için Adn cennetleri vardır.

 

12.2- Allah’ın Vech’ini (Zat’ını) dilemediği için ameli boşa gidenlere, iki adamın durumunu örnek ver.

 

18/KEHF-32: Vadrıb lehum meselen raculeyni cealnâ li ehadihimâ cenneteyni min a'nâbin ve hafefnâhumâ bi nahlin ve cealnâ beynehumâ zer'â(zer'an).

Onlara, iki adamın durumunu örnek ver. İkisinden birisine üzüm bağından iki bahçe kıldık (yaptık). Ve ikisini de hurmalıklarla kuşattık (çevirdik). Ve ikisinin arasında ekinler bitirdik.

18/KEHF-33: Kiltel cenneteyni âtet ukulehâ ve lem tazlim minhu şey’en ve feccernâ hılâlehumâ neherâ(neheren).
İki bahçenin ikisi de meyvelerini verdi. Ve ondan bir şey eksik kalmadı. İkisinin arasından bir nehir akıttık.

18/KEHF-34: Ve kâne lehu semer(semerun), fe kâle li sâhıbihî ve huve yuhâviruhû ene ekseru minke mâlen ve eazzu neferâ(neferen).

Ve onun serveti (de) vardı. Bu sebeple arkadaşı ile konuşurken ona: “Benim senden daha çok malım var ve (ailemdeki) fertler bakımından senden daha üstünüm.” dedi.

18/KEHF-35: Ve dehale cennetehu ve huve zâlimun li nefsih(nefsihî), kâle mâ ezunnu en tebîde hâzihî ebedâ(ebeden).

Ve o, nefsine zulmederek bahçesine girdi. Şöyle dedi: “Bunun (bu bağın) ebediyyen helâk olacağını zannetmiyorum.”

 

Bu misalde iki kişiden birisi, Allah’a ulaşmayı dileyen diğeri ise dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilememesine rağmen Allah’ın diğerinden daha fazla mal ve evlât verdiği kişi söz konusudur. Dünya hayatını dileyen, mal ve evlâtça zengin olan bu kişi, Allah’a ulaşmayı dileyene karşı Kehf-34’te belirtildiği gibi kibirleniyor. Allah’a ulaşmayı dilemiyenlerin, Allah’ın kendilerine verdikleri dünya hayatıyla bir böbürlenme içine girerek kendilerine zulmettiğini Kehf-35’ten anlıyoruz.

 

12.3- Kıyâmet saati yakındır.

 

Âyetlerin bildirdiğine göre, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e “Kıyâmet saati ne zamandır?” diye soruyorlar.

 

 7/A'RAF-187: Yes’elûneke anis sâ’ati eyyâne mursâhâ, kul innemâ ilmuhâ inde rabbî, lâ yucellîhâ li vaktihâ illâ huv(huve), sekulet fîs semâvâti vel ard(ardı), lâ te’tîkum illâ bagtete(bagteten), yes’elûneke ke enneke hafiyyun anhâ, kul innemâ ilmuhâ indallâhi ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

Sana saati (kıyâmet) ne zaman olacağını (karar kılındığını) soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. Yerlere ve göklere ağır geldi, o size ansızın gelir (ansızın olmaktan başka bir şekilde gelmez). Sen sanki ondan haberdarmışsın gibi soruyorlar. “Onun ilmi yalnızca Allah’ın katındadır.” de. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.

 

79/NAZİAT-42: Yes’elûneke anis sâati eyyâne mursâhâ.

"O, ne zaman demir atacak?" diye, sana kıyâmet saatini soruyorlar.

 

Meşhur Cibril hadîsinde de Cebrail (A.S): “Mete saate ya Resûlullah? Kıyâmet ne zamandır ya Resûlullah?” diye soruyor. Peygamberimiz Efendimiz (S.A.V), bu soruya A’raf Suresi 187. âyet-i kerimeye dayanarak: “Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır." diye haber vermiştir. Kur’ân-ı Kerim’de kıyâmetin ne zaman kopacağı ile ilgili bir tarih bildirilmez ancak hem insanın eceli olan küçük kıyâmet, hem de dünyanın eceli olan büyük kıyâmet öncesinde ortaya çıkacak alâmetler haber verilir. Bir âyette küçük ve büyük kıyâmetin birçok işaretinin bulunduğu şöyle bildirilir:

 

47/MUHAMMED-18: Fe hel yenzurûne illes sâate en te’tiyehum bagteh(bagteten), fe kad câe eşrâtuhâ, fe ennâ lehum izâ câethum zikrâhum.

Öyleyse “o saatin” gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Halbuki onun alâmetleri (işaretleri) gelmiştir. Fakat (o saat) kendilerine geldiği zaman, onlara hatırlatmanın ne (faydası) olur ki?

 

Bu âyete dayanarak, kıyâmeten önceki Hidayet Çağı’nda (ahir zamanda) gerçekleşecek kıyâmet alâmetlerini vaazetiği birçok hadîste “Hz. MEHDİ (A.S)’IN ÇIKIŞI OLAN HİDAYET ÇAĞI’NDAKİ OLAYLARI”  bize bildirmiştir.

 

18/KEHF-36: Ve mâ ezunnus sâate kâimeten ve le in rudidtu ilâ rabbî le ecidenne hayren minhâ munkalebâ(munkaleben).
Ve ben, (kıyâmet) saatinin kaim olacağını (vukû bulacağını) zannetmiyorum. Ve eğer Rabbime döndürülürsem mutlaka ondan daha hayırlısına dönüşmüş olanı bulurum.

 

Allahû Tealâ, dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemeyen, “Rabbime döndürülürsem” dediğine göre geleneksel dîn tatbikatı içinde olan birisini örnek veriyor. “sâate(saat)” sadece kıyâmet günü anlamına gelmiyor, aynı zamanda ruhun dünya hayatında Allah’a ulaşma günü anlamına gelmektedir. Nitekim dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemeyen, ölümle Rabbine döndürüleceğine inanan bu kişi, Kehf-36’da “Saatinin kaim olacağını (vukû bulacağını) zannetmiyorum.” diyor. Ölümden sonraki ahiret hayatında da “Ve eğer Rabbime döndürülürsem mutlaka ondan daha hayırlısına dönüşmüş olanı bulurum.” demektedir.

 

18/KEHF-37: Kâle lehu sâhıbuhu ve huve yuhâviruhû e keferte billezî halakake min turâbin summe min nutfetin summe sevvâke raculâ(raculen).

Onunla konuşan (sohbet eden) arkadaşı, ona dedi ki: “Seni, (önce) topraktan, sonra bir nutfeden (bir damla sudan) yaratan sonra da seni bir adam hüviyetine sevva (dizayn) edeni (Allah’ı), sen inkâr mı ediyorsun?”

18/KEHF-38: Lâkinne huvallâhu rabbî ve lâ uşriku bi rabbî ehadâ(ehaden).

Fakat O, Allah ki; benim Rabbimdir. Ve ben, Rabbime hiçbir şey ile şirk koşmam.

 

Onunla konuşan (sohbet eden), Allah’a ulaşma dileğini tebliğ eden arkadaşı “Eğer dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemezsen küfürdesin ve şirktesin.” diyor. “Ben dünya hayatında Allah’a ulaşmayı diledim. Ben, Rabbime hiçbir şey ile şirk koşmam.” diyor.

Kur'ân-ı Kerim, "Kıyâmet yakındır." buyuruyor. İnsanın ölümü küçük kıyâmettir. Çünkü Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyuruyor: “Herkes öldüğü üzere haşrolur.” Öyleyse küçük kıyâmet insanın ecelidir. İnsan ömrüyle kıyaslandığında gerçekten ölüm bize herşeyden daha yakındır. Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Ölmeden evvel ölünüz.” diyerek Şura Suresinin 47. âyet-i kerimesinde buyrulduğu gibi Allah’ın davetine icabet etmemizi emretmiştir. Çünkü ölmeden evvel ölmek, ruhun vücuttan ayrılarak seyr-i sülûk yoluyla Allah’ın Zat’ına ulaşması ve Allah’ın Zat’ında ifna olması, yok olması demektir.

 

42/ŞURA-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).

Rabbinize icabet edin (Allah’a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).

 

10/YUNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.

 

12.4- Ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını inkâr edenlerin amelleri heba olur (boşa gider).

 

Çünkü “Ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyin.” davetine icabet etmeyenlerin Kehf-103, 104, 105’e göre amelleri boşa gider:

 

18/KEHF-103: Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ(a’mâlen).

De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?”

18/KEHF-104: Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(sun’an).

Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.

18/KEHF-105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).

İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.

 

Zumer-65’e göre amelleri boşa gidenler ahirette hüsrana düşenlerden olur ve Mu’minun-103’e göre cehenneme gider:

 

39/ZUMER-65: Ve lekad ûhıye ileyke ve ilellezîne min kablik(kablike), le in eşrekte le yahbetanne ameluke ve le tekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne).

Ve andolsun ki, sana ve senden öncekilere: “Gerçekten eğer sen şirk koşarsan (Allah’a ulaşmayı dilemezsen), amellerin mutlaka heba olur. Ve mutlaka hüsrana düşenlerden olursun.” diye vahyolundu.

23/MU'MİNUN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları), hafif gelirse işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.

 

18/KEHF-39: Ve lev lâ iz dehalte cenneteke kulte mâ şâallâhu lâ kuvvete illâ billâh(billâhi), in tereni ene ekalle minke mâlen ve veledâ(veleden).

Beni mal ve evlât (bakımından) daha az (yetersiz) görsen bile, sen bahçene girdiğin zaman: “(Bu bağ), Allah’ın dilediği (bağ)dır. Allah’tan başka kuvvet yoktur.” deseydin olmaz mıydı?”

 

Ona Allah’a ulaşma dileğini tebliğ eden arkadaşı: “Beni mal ve evlât (bakımından) daha az (yetersiz) görsen bile”, sen dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemelisin. Aksi taktirde dünya ve ahiret çalışman boşa gider.” diyor.

 

18/KEHF-40: Fe asâ rabbî en yu’tiyeni hayran min cennetike ve yursile aleyhâ husbânen mines semâi fe tusbiha saîden zelekâ(zelekan).

Belki Rabbim, bana senin bahçenden daha hayırlısını verir. Ve onun (senin bahçenin) üzerine semadan (husbân) felâketler gönderir. Böylece kaygan bir toprak haline gelir.

 

Tebliğ eden arkadaşı: “Belki Rabbim, bana senin bahçenden daha hayırlısını verir. Allah’a ulaşmayı dilemezsen Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dilemen için bir imtihan olarak (senin bahçenin) üzerine semadan (husbân) felâketler gönderir.” der.

 

18/KEHF-41: Ev yusbiha mâuhâ gavren fe len testetîa lehu talebâ(taleben).

Veya onun (bahçenin) suyu, yerin içine çekilir. Artık onu elde etmeye asla gücün yetmez (sen muktedir olamazsın).

18/KEHF-42: Ve uhîta bi semerihî fe asbeha yukallibu keffeyhi alâ mâ enfeka fîhâ ve hiye hâviyetun alâ urûşihâ ve yekûlu yâ leytenî lem uşrik bi rabbî ehadâ(ehaden).

Onun (o kimsenin) ürünleri ihata edildi (mahvedildi). Ve çardakları, (bahçenin) üzerine yıkılmış haldeydi. Orada sarfettiği (emek ve para) için ellerini (avuçlarını) ovuşturuyor ve “Keşke ben, Rabbime (hiç)bir şeyle şirk koşmasaydım.” diyor(du).

 

Allahû Tealâ bahçesinin üzerine “semadan (husbân) felâketler gönderir.” Bahçenin ürünleri felâket sebebiyle mahvolup, boşa gider ve sarfettiği (emek ve para) da. “Keşke ben, Rabbime (hiç)bir şeyle şirk koşmasaydım.” der.

 

18/KEHF-43: Ve lem tekun lehu fietun yansurûnehu min dûnillâhi ve mâ kâne muntesirâ(muntesiren).

Ve Allah’tan başka ona yardım edecek kimseler yoktu.Ve o, yardım alan (yardım edilen) olmadı.

18/KEHF-44: Hunâlikel velâyetu lillâhil hakk(hakkı), huve hayrun sevâben ve hayrun ukbâ(ukben).
İşte burada velâyet (yardım, dostluk) Allah’a ait bir haktır. O (Allah), sevap (mükâfat) açısından da akıbet (sonuç) açısından da hayırlıdır.

 

Semadan gönderilen felâkete karşı “Allah’tan başka ona yardım edecek kimseler yoktu.” Musîbet sırasında “Velâyet (yardım, dostluk) Allah’a ait bir haktır.

 

18/KEHF-45: Vadrıb lehum meselel hayâtid dunyâ ke mâin enzelnâhu mines semâi fahteleta bihî nebâtul ardı fe asbeha heşîmen tezrûhur riyâh(riyâhu), ve kânallâhu alâ kulli şey'in muktedirâ(muktediren).
Onlara dünya hayatını örnek ver ki; o, semadan indirdiğimiz su gibidir. Yeryüzünün nebatları (bitkileri), onunla karıştı (yeşerdi, büyüdü). Sonra da kuruyup, ufalandı ki rüzgâr, onu savurur. Ve Allah, herşeye muktedir olandır (gücü yetendir).

 

10/YUNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YUNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).

 

Yunus-7 ve 8’e göre dünya hayatından razı olanlara Kehf-45’te örnek verir: “O, semadan indirdiğimiz su gibidir. Yeryüzünün nebatları (bitkileri), onunla karıştı (yeşerdi, büyüdü). Sonra da kuruyup, ufalandı ki rüzgâr, onu savurur.”

 

18/KEHF-46: El mâlu vel benûne zînetul hayâtid dunyâ, vel bâkıyâtus sâlihâtu hayrun inde rabbike sevâben ve hayrun emelâ(emelen).

Mal ve çocuklar dünya hayatının ziynetidir (süsüdür). Bâki (kalıcı) olan salih ameller (nefsi ıslâh edici ameller), sevap olarak ve emel (ümit) olarak, Rabbinin katında daha hayırlıdır.

 

Allahû Tealâ akledenlere: “Mal ve çocuklar dünya hayatının ziynetidir (süsüdür). Bâki (kalıcı) olan salih ameller (nefsi ıslâh edici ameller), sevap olarak ve emel (ümit) olarak, Rabbinin katında daha hayırlıdır.” diyerek nasihat ediyor.

 

12.5- Allah’ın Vech’ini (Zatını) dileyenlerin mükâfat ve dilemeyenlerin ceza günü

 

18/KEHF-47: Ve yevme nuseyyirul cibâle ve terel arda bârizeten ve haşernâhum fe lem nugâdir minhum ehadâ(ehaden).

Ve o gün dağları yürüteceğiz. Ve (o gün) yeryüzünü bariz (açık ve net) olarak görürsün. Ve onları, (huzurumuzda) haşredip toplamak suretiyle (insanlardan) onlardan (hiç) birini bırakmayacağız.

18/KEHF-48: Ve uridû alâ rabbike saffâ(saffen), lekad ci'tumûnâ kemâ halaknâkum evvele merreh(merretin), bel zeamtum ellen nec'ale lekum mev'ıdâ(mev'ıden).

Saf saf Rabbine arz olundular (sunulacaklar). Andolsun ki siz, Bize, ilk yarattığımız gibi geldiniz (geleceksiniz). Hayır, size vaadedileni yapmayacağımız zannında bulundunuz.

 

Kıyâmetten sonra herkes amel defteri olan hayat filmine çağrılır.

 

18/KEHF-49: Ve vudıal kitâbu fe terel mucrimîne muşfikîne mimmâ fîhi ve yekûlûne yâ veyletenâ mâli hâzel kitâbi lâ yugâdiru sagîreten ve lâ kebîreten illâ ahsâhâ, ve vecedû mâ amilû hâdırâ(hâdıren), ve lâ yazlimu rabbuke ehadâ(ehaden).

Ve kitap (hayat filmi ortaya) kondu. O zaman mücrimleri görürsün. Onun (kitabın) içindekilerden korkarlar ve “Bize yazıklar olsun. Bu kitap, nasıl ki (nasıl bir kitap ki), küçük ve büyük hiçbir şeyi sayıp hesap etmeden bırakmıyor.” derler. Ve yaptıkları şeyleri (hayat filmlerinde) hazır buldular. Ve senin Rabbin, (hiç) kimseye zulmetmez.

18/KEHF-50: Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), kâne minel cinni fe feseka an emri rabbih(rabbihî), e fe tettehızûnehu ve zurriyyetehû evliyâe min dûnî ve hum lekum aduvv(aduvvun), bi'se liz zâlimîne bedelâ(bedelen).

Ve meleklere, “Âdem’e secde edin.” demiştik. İblis hariç, hemen secde ettiler. O cinlerdendi. Böylece Rabbinin emrini (yapmayarak) fıska düştü. Hâlâ onu ve onun zürriyyetini (neslini), onlar sizin düşmanınız (olduğu halde), Benim yerime dostlar mı ediniyorsunuz? Zalimler için ne kötü bir bedel (cehennem).

 

Allahû Tealâ, dünya hayatında “Allah’a ulaşmayı dileyin.” tebliğine rağmen Allah’a ulaşmayı dilemeyenler için şöyle buyuruyor: “Allah’ın emrine asi olan iblisi onu ve onun zürriyyetini (neslini), onlar sizin düşmanınız (olduğu halde), Benim yerime dostlar mı ediniyorsunuz?”

 

2/BAKARA-256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lenfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).

Dînde zorlama yoktur. İrşad yolu (hidayet yolu; Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolu; şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.

2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.

 

18/KEHF-51: Mâ eşhedtuhum halkas semâvâti vel ardı ve lâ halka enfusihim ve mâ kuntu muttehızel mudıllîne adudâ(aduden).

Ben, onları (iblis ve zürriyyetini) semaların ve arzın yaratılışına ve onların (kendilerinin de) yaratılışına şahit tutmadım. Ve Ben, dalâlette bırakanları yardımcı edinmedim.

 

Allahû Tealâ: “Ben, dalâlette bırakanları yardımcı edinmedim.” buyuruyor. Mefhumu muhalifinden hareket edersek, irade tesliminde hidayete vesile olan ve tassarufta olup hidayete erdiren devrin imamının Allah’ın yardımcıları olduğu sonucuna ulaşıyoruz.

 

18/KEHF-52: Ve yevme yekûlu nâdû şurekâiyellezîne zeamtum fe deavhum fe lem yestecibû lehum ve cealnâ beynehum mevbikâ(mevbikan).

O gün (kıyâmet günü Allahû Tealâ) şöyle diyecek: “Benim ortaklarım olduğu, zannında bulunduğunuz şeyleri çağırın!” Böylece onları davet ettiler (edecekler). Fakat onlara (kâfirlere), icabet etmediler (etmeyecekler). Ve onların aralarına helâk edici (bir engel) kıldık (kılacağız).

18/KEHF-53: Ve reel mucrimûnen nâre fe zannû ennehum muvâkıûhâ ve lem yecidû anhâ masrifâ(masrifen).
Ve mücrimler, ateşi (cehennemi) gördü. O zaman içine düşeceklerini zannettiler (idrak ettiler). Ve ondan uzaklaşacak (kaçacak) bir yer bulamadılar.

 

Dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, nefslerinin taleblerine uyarak dolaylı biçimde şeytanı Allah’a ortak kılmışlardır.

 

12.6- Kur’ân-ı Kerim’de, insanlara bütün meseleler misaller açıklanmış.

 

18/KEHF-54: Ve lekad sarrafnâ fî hâzel kur'âni lin nâsi min kulli mesel(meselin), ve kânel insânu eksere şey'in cedelâ(cedelen).

Ve andolsun ki; bu Kur’ân-ı Kerim’de, insanlara bütün meseleleri (mİsalleri) açıkladık. Ve insan, konuların çoğunda cidalleşen (kavga eden)dir.

 

Allahû Tealâ: “Kur’ân-ı Kerim’de, insanlara bütün misalleri açıkladık.” buyuruyor.

 

12.7- Hz. Mehdi Resûl, hidayet ile geldiği zaman, Rab’lerinin mağfiretini dilemekten ve mü’min olmaktan insanları men eden şey “Ruhun Allah’a ulaşması yoktur. Kul ile Allah arasına insan resûl giremez. Allah’a ulaştırmakla vazifeli insan resûl yoktur.” demeleridir.

 

18/KEHF-55: Ve mâ menean nâse en yu’minû iz câe humul hudâ ve yestagfirû rabbehum illâ en te’tiyehum sunnetul evvelîne ev ye’tiyehumul azâbu kubulâ(kubulen).

Ve insanları, onlara hidayet geldiği (hidayete davet edildikleri) zaman Rab’lerinin mağfiretini dilemekten ve mü’min olmaktan men eden (alıkoyan) şey, sadece evvelkilerin sünnetinin, onların başına gelmemesi veya azapla karşı karşıya kalmamalarıdır.

 

17/İSRA-94: Ve mâ menean nâse en yu’minû iz câe humul hudâ illâ en kâlû e beasallâhu beşeren resûlâ(resûlen).
Onlara hidayet geldiği zaman insanların inanmalarına, “Allah, insan resûl mü gönderdi?” demelerinden başka bir şey mani olmadı.

17/İSRA-95: Kul lev kâne fîl ardı melâiketun yemşûne mutmainnîne le nezzelnâ aleyhim mines semâi meleken resûlâ(resûlen).

De ki: “Eğer yeryüzünde mutmain olarak yürüyenler melekler olsaydı, elbette onlara semadan melek resûl indirirdik.”

 

12.8- Her devirde Hakk’a (Allah’a) ulaştıran ve Allah’ın emriyle adaleti yerine getiren hidayetçiler

 

7/A'RAF-181: Ve mimmen halâknâ ummetun yehdûne bil hakkı ve bihî ya’dilûn(ya’dilûne).

Ve yarattıklarımızdan bir ümmet vardır ki Hakk’a (Allah’a) ulaştırırlar ve onunla adaleti (sağlarlar).

 

64/TEGABUN-6: Zâlike bi ennehu kânet te'tîhim rusuluhum bil beyyinâti fe kâlû e beşerun yehdûnenâ fe keferû ve tevellev vestagnâllâh(vestagnâllâhu), vallâhu ganiyyun hamîd(hamîdun).

Şu sebeptendir ki; resûller, onlara açık belgeler getirmişlerdi. Onlar ise : "İnsanlar mı bizi hidayete erdirecek?" dediler de kâfir oldular. Hakk'tan yüz çevirdiler. Allah (onlara), müstağni olduğunu (onlara ihtiyacı olmadığını) gösterdi.

 

Allahû Tealâ Kehf-55’te: “İnsanları, onlara hidayet geldiği (hidayete davet edildikleri) zaman Rab’lerinin mağfiretini dilemekten ve mü’min olmaktan men eden (alıkoyan) şey, sadece evvelkilerin sünnetinin, onların başına gelmemesi veya azapla karşı karşıya kalmamalarıdır.” buyuruyor.

Yüce Rabbimiz İsra-94, 95’te: “Onlara hidayet geldiği zaman insanların inanmalarına, ‘Allah, insan resûl mü gönderdi?’ demeleridir. Eğer yeryüzünde mutmain olarak yürüyenler melekler olsaydı, elbette onlara semadan melek resûl indirirdik.” buyuruyor.

Allahû Tealâ Araf-181’de: “Yarattıklarımızdan bir ümmet vardır ki Hakk’a (Allah’a) ulaştırırlar ve onunla adaleti (sağlarlar).” demesine rağmen, iblisin negatif tesiriyle Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, Tegabun-6’da: “İnsanlar mı bizi hidayete erdirecek?" diye hidayetle gelen resûllerden yüz çevirmekteler.

 

18/KEHF-56: Ve mâ nursilul murselîne illâ mubeşşirîne ve munzirîn(munzirîne), ve yucâdilullezîne keferû bil bâtılı li yudhıdû bihil hakka vettehazû âyâtî ve mâ unzirû huzuvâ(huzuven).

Biz, resûlleri sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz. Kâfirler (ise) hakkı bâtılla iptal etmek için mücâdele ederler. Âyetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alay (konusu) ederler.

 

Allahû Tealâ Kehf-56’da: “Resûlleri sadece (Allah’a ulaşmayı dileyenler için) müjdeleyici ve (Allah’a ulaşmayı dilemeyenler için) uyarıcı olarak göndeririz.” buyuruyor. Kâfirler (Allah’a ulaşmayı dilemeyenler) hakkı (âyetleri) bâtılla (dîne sonradan koydukları hurafelerle) iptal etmek için mücâdele ederler. Âyetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alay (konusu) ederler.” buyuruyor.

 

18/KEHF-57: Ve men azlemu mimmen zukkire bi âyâti rabbihî fe a’rada anhâ ve nesiye mâ kaddemet yedâh(yedâhu), innâ cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakren) ve in ted’uhum ilel hudâ fe len yehtedû izen ebedâ(ebeden).

Rabbinin âyetleri zikredildiği (hatırlatıldığı) zaman ondan yüz çeviren ve elleriyle takdim ettiklerini (günahlarını) unutan kimseden daha zalim kim vardır? Muhakkak ki Biz, onların kalplerinin üzerine (fıkıh etmeyi engelleyen) ekinnet kıldık. Ve onların kulaklarında (işitmeyi engelleyen) vakra vardır. Sen, onları hidayete davet etsen de bundan sonra onlar, ebediyyen asla hidayete eremezler.

 

Allahû Tealâ Kehf-57’de: “Hidayet kendilerine tebliğ edildiğinde Allah’a ulaşmayı dilemeyerek ondan yüz çeviren ve elleriyle takdim ettiklerini (günahlarını) unutan kimseden daha zalim kim vardır? Muhakkak ki Biz, onların kalplerinin üzerine (fıkıh etmeyi engelleyen) ekinnet kıldık. Ve onların kulaklarında (işitmeyi engelleyen) vakra vardır. Sen, onları hidayete davet etsen de bundan sonra onlar, ebediyyen asla hidayete eremezler.” buyuruyor.

 

4/NİSA-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi), ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfere lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).

Biz, resûlleri ancak Allah’ın izniyle, kendilerine itaat edilsin diye göndeririz. Onlar, nefslerine zulmettikleri zaman eğer sana gelselerdi ve Allah’tan mağfiret dileselerdi, Resûl de onlar için mağfiret dileseydi; Allah’ı tövbeleri (sahâbenin tövbesini ve Resûlün mağfiretini) kabul eden ve rahmet gönderici olarak bulurlardı.

 

Allahû Tealâ Kehf-57’de: “Nefslerine zulmederek elleriyle takdim ettiklerini (günahlarını) unutan kimseden daha zalim kim vardır?” buyuruyor. Halbuki Allahû Tealâ Kehf-58’de: “Eğer günahkârlar Allah’a ulaşmayı dileyerek hidayetçiye ihsanla tâbî olsalardı senin Rabbini, mağfiret ve rahmet sahibi bulacaklardı. Onlara, vaadedilmiş bir zaman vardır.” buyuruyor.

 

18/KEHF-58: Ve rabbukel gafûru zur rahmeh(rahmeti), lev yuâhızuhum bi mâ kesebû le accele lehumul azâb(azâbe), bel lehum mev’ıdun len yecidû min dûnihî mev’ilâ(mev’ilen).

Senin Rabbin, mağfiret ve rahmet sahibidir. Eğer onları muaheze etseydi (sorgulasaydı) elbette onlara azap için acele ederdi. Hayır, onlara, vaadedilmiş bir zaman vardır. Onlar, O’ndan (Allah’tan) başka sığınacak bir yer asla bulamazlar.

 

6/EN'AM-130: Yâ ma’şerel cinni vel insi e lem ye’tikum rusulun minkum yakussûne aleykum âyâtî ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû şehidnâ alâ enfusinâ ve garrethumul hayâtud dunyâ ve şehidû alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(kâfirîne).

Ey insan ve cin topluluğu! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze ulaşacağınız konusunda sizi uyaran içinizden resûller (elçiler) gelmedi mi? “Kendi nefslerimize şahit olduk.” dediler. Dünya hayatı onları aldattı. Ve kendilerinin kâfir olduğuna, kendileri şahit oldular.

6/EN'AM-131: Zâlike en lem yekun rabbuke muhlikel kurâ bi zulmin ve ehluhâ gâfilûn(gâfilûne).

İşte bu, senin Rabbinin, ülke halkı gaflet içindeyken (uyarılmadan), ülkeleri zulümle helâk edici olmamasındandır.

 

Allahû Tealâ Enam-130 ve 131’de: “Ey insan ve cin topluluğu! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze ulaşacağınız konusunda sizi uyaran içinizden resûller (elçiler) gelmedi mi? İşte bu, senin Rabbinin, ülke halkı gaflet içindeyken (uyarılmadan), ülkeleri zulümle helâk edici olmamasındandır.” buyuruyor.

 

18/KEHF-59: Ve tilkel kurâ ehleknâhum lemmâ zalemû ve cealnâ li mehlikihim mev’ıdâ(mev’ıden).

Ve işte o ülkeler (halkı), zulmettikleri zaman onları helâk ettik. Ve onların helâk edilmesi için bir zaman kıldık (tayin ettik).

 

İşte bunun gibi, müjdeleyici ve uyarıcılar kendilerine gelmesine rağmen, Allah’a ulaşmayı dilemeyerek zulumlerine devam edenler, kendilerine verilen zamanın sonunda Allahû Tealâ tarafından helâk edilmişlerdir.

 

 

 

13- Hz. MUSA (A.S) VE Hz. HIZIR (A.S) KISSASI

 

Ebu Hüreyre (R.A)’den rivayet ettikleri bir hadîste Resûlullah (S.A.V) buyurmuştur ki:

 

Dabbet’ül arz, Musa’nın asası, Süleyman’ın mührü yanında olarak çıkacak, mühür ile mü’minin yüzünü parlatacak, asa ile kâfirin burnunu kıracak, insanlar sofraya toplanacak, mü’min ve kâfir tanınacak.”

 

Bu hadîse göre de dabbe, Hidayet Çağı’nın Önderi, Hz. Mehdi Resûl’dür. Hz. Musa (A.S) nasıl Hz. Hızır (A.S)’a tâbî olmuşsa, Hz. İsa (A.S) Hz. Mehdi (A.S)’a namazda tâbî olacak. Şüphe yok ki Hz. Musa (A.S)’ın asası durumunda olan Hz. İsa (A.S) ile Deccal’i öldürerek kâfirin burnunu kıracak, Süleyman’ın mührüne sahip olan Hz. Mehdi Resûl, bütün dünyayaya 7 safha ve 4 teslimden oluşan Kur’ân ahlâkını hâkim kılarak da bütün mü’minlerin yüzünü güldürecektir.

 

10/YUNUS-83: Fe mâ âmene li mûsâ illâ zurriyyetun min kavmihî alâ havfin min fir’avne ve melâihim en yeftinehum, ve inne fir’avne leâlin fîl ard(ardı) ve innehu le minel musrifîn(musrifîne).

Bundan sonra, firavunun ve onun ileri gelenlerinin onları fitnelemesi (belâya uğratması) korkusuyla, Musa (A.S)’a, (kendi) kavminden, zürriyetinden (gençlerinden) başkası îmân etmedi. Ve muhakkak ki firavun, yeryüzünde üstündü (zorbaydı). Ve gerçekten o müsriflerdendi (haddi aşan azgınlardandı).

 

13.1- Hz. Musa (A.S)’ın genç yardımcısıyla “iki denizin birleştiği yere” yolculuk yapması

 

18/KEHF-60: Ve iz kâle mûsâ li fetâhu lâ ebrehu hattâ ebluga mecmeal bahreyni ev emdıye hukubâ(hukuben).
Ve Musa, genç arkadaşına: “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar (yoluma) devam edeceğim veya senelerce (uzun süre) gideceğim.” demişti.

 

13.2- Azıkları olan pişmiş balığın canlanıp denize girmesinin Hz. Musa (A.S) ile Hz. Hızır (A.S)’ın buluşma yerine bir işaret olması

 

18/KEHF-61: Fe lemmâ belega mecmea beynihimâ nesiyâ hûtehumâ fettehaze sebîlehu fîl bahri serebâ(sereben).
Böylece ikisinin (iki denizin) birleştiği yere ulaştıkları zaman ikisi de balığı unuttu. O zaman (balık), denizin içine doğru kendi yolunu tuttu.

18/KEHF-62: Fe lemmâ câvezâ kâle li fetâhu âtinâ gadâenâ lekad lekînâ min seferinâ hâzâ nasabâ(nasaben).
(Buluşma yerini) geçtikten sonra (Musa A.S) genç arkadaşına (şöyle) dedi: “Sabah kahvaltımızı getir. Andolsun ki bu yorgunluğa, yolculuğumuz sebebiyle maruz kaldık.”

18/KEHF-63: Kâle eraeyte iz eveynâ ilas sahrati fe innî nesîtul hût(hûte), ve mâ ensânîhu illeş şeytânu en ezkureh(ezkurehu), vettehaze sebîlehu fîl bahri acebâ(aceben).

(Genç şöyle) dedi: “Gördün mü kayaya sığındığımız zaman ben gerçekten balığı unuttum. Onu hatırlamamı, bana şeytandan başkası unutturmadı. Ve o (balık), acayip bir şekilde denizin içine doğru kendi yolunu tuttu.”

18/KEHF-64: Kâle zâlike mâ kunnâ nebgı ferteddâ alâ âsârihimâ kasasâ(kasasan).

(Musa A.S): “Bizim aradığımız şey, işte bu.” dedi. Böylece kendi izlerini takip ederek geri döndüler.

 

Kehf-61’e göre, Hz. Musa (A.S) ve genç yardımcısı yanlarında azık olarak bir balık getirmişlerdir. Yemek vakitleri gelmeden evvel, bir mola anında unuttukları balık akıntıya doğru gidip, yanlarından uzaklaşmıştır. Hz. Musa (A.S), kendisinden daha üst sevyede ilim sahibi Hızır (A.S) ile buluşmak için iki denizin birleştiği yere gelmişlerdir. Kaderde belirlenmiş bu yere ulaşmak için Hz. Musa (A.S) ve genç yardımcısı uzun zaman geçirmişlerdir. Hz. Musa (A.S) ve yardımcısının unutması sonucu balığın kaçtığı yer, onların Hz. Hızır ile buluşma noktası olmuştur. Allahû Tealâ bu buluşma yerinin tayinini, balığın kaçışını vesile kılarak gerçekleştirmiştir.

 

13.3- Hz. Musa (A.S)’ın ilim sahibi Hz. Hızır (A.S) ile buluşması

 

18/KEHF-65: Fe vecedâ abden min ibâdinâ âteynâhu rahmeten min indinâ ve allemnâhu min ledunnâ ilmâ(ilmen).

Böylece katımızdan, kendisine rahmet verdiğimiz ve ledun (gizli) ilmimizden öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul buldular.

 

Hz. Hızır (A.S) Allah'ın kendisine rahmet verdiği bir kişidir. Hz. Hızır (A.S)’a Allahû Tealâ daimî tecelli etmektedir. Allah, Hz. Hızır (A.S)'a katından bir ilim vermiştir.

 

13.4- Hz. Musa (A.S)’ın, Hz. Hızır (A.S)’a tâbî olmak istemesi

 

18/KEHF-66: Kâle lehu mûsâ hel ettebiuke alâ en tuallimeni mimmâ ullimte ruşdâ(ruşden).

Musa (A.S) ona şöyle dedi: “Rüşde ulaşmak üzere, sana öğretilen (ilmi ledun) den bana öğretmen için, sana tâbî olabilir miyim?”

 

13.5- Hz. Hızır (A.S)’ın Hz. Musa (A.S)’a verdiği cevap

 

18/KEHF-67: Kâle inneke len testetîa maiye sabrâ(sabren).

(Hızır A.S): “Muhakkak ki sen, benim maiyetimde (iken vuku bulacak olaylara) sabretmeye asla güç yetiremezsin.” dedi.

18/KEHF-68: Ve keyfe tesbiru alâ mâ lem tuhıt bihî hubrâ(hubren).

Ve haberdar edilmediğin cihetle, ihata edemediğin şeye nasıl sabredeceksin?

 

Hz. Hızır (A.S), Hz. Musa (A.S)'a: “Sen benimle birlikte olmaya sabredemezsin.” demiştir. Hz. Musa (A.S)’ı bilmeden ve görmeden, Hz. Hızır (A.S)'ın böyle bir cevabı; Allah’ın dilemesiyle, Hz. Hızır (A.S)'ın geleceği bilmesidir.

 

13.6- Hz. Musa (A.S)’ın inşaallah diyerek söz vermesi

 

18/KEHF-69: Kâle se tecidunî inşâallahu sâbiren ve lâ a’sî leke emrâ(emren).

(Musa A.S): “İnşaallah (Allah dilerse), beni sabırlı bulacaksın. Ve sana emirlerde asi olmayacağım.” dedi.

 

Hz. Musa (A.S), Hz. Hızır (A.S)'a "İnşaallah (eğer Allah dilerse)” diye Allah'a olan teslimiyetini belirtmiştir. Hz. Musa (A.S), Allah dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyeceğinin farkındadır.

 

13.7- Hz. Hızır (A.S)’ın, konuyu açıklayıncaya kadar Hz. Musa (A.S)’dan kendisine soru sormamasını istemesi.

 

18/KEHF-70: Kâle fe initteba’tenî fe lâ tes’elnî an şey’in hattâ uhdise leke minhu zikrâ(zikren).

(Hızır A.S): “Bana tâbî olduğun taktirde, sana anlatmadığım konularda (anlatmadıkça) bana bir şey sorma.” dedi.

 

Hz. Musa (A.S) ve Hz. Hızır (A.S) kıssası ile irşadla görevli devrin imamı, kavim resûllerine ve velî mürşidlere tâbî olmanın önemine işaret etmektedir. Hz. Hızır (A.S) Kehf Suresinin bu âyetinde "Ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye kadar" diyerek, Hz. Musa (A.S)'a karşılaştığı olayların hikmetini açıklayacağını söylemektedir.

 

13.8- Hz. Hızır (A.S) ile Hz. Musa (A.S)’ın beraber bindikleri gemiyi delmesi

 

18/KEHF-71: Fentalakâ, hattâ izâ rakibâ fîs sefîneti harakahâ kâle e haraktehâ li tugrika ehlehâ, lekad ci’te şey’en imrâ(imren).

Böylece ikisi (yola) çıktılar. Gemiye bindikleri zaman onu deldi. (Musa A.S): “Onun ehlini (gemide bulunanları), boğmak için mi onu deldin? Andolsun ki sen, (vebali) büyük bir iş yaptın.” dedi.

 

Şeriat sahibi peygamber olan Hz. Musa (A.S)’ın Allah’tan aldığı emir, zahire göre hükmetmektir. Allahû Tealâ’nın devamlı teccelisiyle Hz. Hızır (A.S) sadece Allah’ın emrini yerine getirmektedir. Allahû Tealâ zamandan ve mekândan münezzeh olması hasebiyle zaman ve mekânın her noktasında herşeyi bilmektedir.

 

13.9- Hz. Musa (A.S)’ın, Hz. Hızır (A.S) ile olan beraberliğin devamını istemesi

 

18/KEHF-72: Kâle e lem ekul inneke len testetîa maiye sabrâ(sabren).

(Hızır A.S şöyle) dedi: “Muhakkak ki sen, benimle beraber sabırlı olmaya asla güç yetiremezsin, demedim mi?”

18/KEHF-73: Kâle lâ tuâhıznî bimâ nesîtu ve lâ turhıknî min emrî usrâ(usren).

(Musa A.S): “Unutmam sebebiyle beni muaheze etme (azarlama), (bana verdiğin) emirlerinde, bana zorluk çıkarma.” dedi.

 

Hz. Hızır (A.S), gerçekleşecek olan olayları bildirirken, Allah’ın daimî teccelisi sebebiyle çok emin bir şekilde konuşmaktadır.

 

13.10- Hz. Hızır (A.S)’ın çocuğu öldürmesi ve Hz. Musa (A.S)’ın tepkisi

 

18/KEHF-74: Fentalekâ, hattâ izâ lekıyâ gulâmen fe katelehu kâle e katelte nefsen zekiyyeten bi gayri nefs(nefsin), lekad ci’te şey’en nukrâ(nukren).

Böylece bir (erkek) çocuğa rastlayıncaya kadar gittiler. (Hızır A.S), onu (çocuğu) öldürdü. (Musa A.S): “Sen, temiz (masum) bir kişiyi (başka) bir nefse karşılık olmaksızın mı öldürdün? Andolsun ki sen, kötü (şeriate uymayan) bir şey yaptın.” dedi.

 

Hz. Hızır (A.S)'ın Allah'ın emriyle hareket eden, ilim sahibi bir kişi olduğunu bildiği, ona tâbî olduğu halde, Hz. Hızır (A.S)'ın yaptıkları karşısında bir tepki göstermektedir. Ancak hiç unutmamak gerekir ki; her insana canını veren ve verdiği canı alacak olan sadece Allah'tır. Allah’ın izni olmadıkça, dilemedikçe bir insanın bir diğerini öldürmesi mümkün değildir.

 

3/AL-İ İMRAN-168: Ellezîne kâlû li ihvânihim ve kaadû lev atâûnâ mâ kutil(kutilû), kul fedreû an enfusikumul mevte in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).

O (münafık) kimseler ki; (savaşa gitmeyip), oturdular da savaşa katılan kardeşleri için: “Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi.” dediler. (Sen de onlara) de ki: “Eğer doğru söylüyor iseniz (sözünüze sadıksanız), haydi ölümü kendinizden savın.”

 

63/MUNAFİKUN-11: Ve len yûahhırallâhu nefsen izâ câe eceluhâ, vallâhu habîrun bi mâ ta’melûn(ta’melûne).
Oysa Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiçbir kimseyi kesinlikle ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

 

Hz. Hızır (A.S) da Allah'ın emri ve dilemesiyle hareket eden, salih bir kuldur. Yaptığı her hareket, söylediği her söz ancak Allah'ın emriyle gerçekleşmektedir. Hz. Hızır (A.S) ölüm emrini Allah’tan almış ve yerine getirmiştir. Bu ölümün bir cana karşılık olup olmadığını Allah bildirmedikçe hiç kimsenin bilmesi mümkün değildir. Aynı şekilde öldürülen çocuğun "tertemiz bir can" olup olmadığını da Allah bildirmedikçe, hiç kimse bilemez.

 

13.11- Hz. Musa (A.S): “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme!”

 

18/KEHF-75: Kâle e lem ekul leke inneke len testetîa maıye sabrâ(sabren).

(Hızır A.S şöyle) dedi: “Sana, ‘muhakkak ki sen, benimle beraber sabırlı olmaya asla güç yetiremezsin.’ demedim mi?”

18/KEHF-76: Kâle in seeltuke an şey’in ba’dehâ fe lâ tusâhıbnî, kad belagte min ledunnî uzrâ(uzren).

(Musa A.S) şöyle dedi: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme! (Benimle arkadaşlık etmemen için) benim tarafımdan (kabul edilebilir) bir özüre ulaşmış oldun.”

 

13.12- Kasaba halkının Hz. Musa (A.S) ve Hz. Hızır (A.S)’ı misafir etmekten kaçınmaları

 

18/KEHF-77: Fentalekâ, hattâ izâ eteyâ ehle karyetin istat’amâ ehlehâ fe ebev en yudayyifûhumâ fe vecedâ fîhâ cidâren yurîdu en yenkadda fe ekâmeh(ekâmehu), kâle lev şi’te lettehazte aleyhi ecrâ(ecren).

Böylece ikisi yola çıktılar. Bir kasabanın halkına geldikleri zaman onun (şehrin) halkından, yemek istediler. Fakat onları (ikisini), misafir etmekten (şehirdekiler) çekindiler. Orada yıkılmak üzere bir duvar buldular. (Hızır A.S), hemen onu düzeltti. (Musa A.S) dedi ki: “Eğer sen dileseydin, elbette onun (bu hizmetin) için bir ücret alırdın.”

 

Kasaba halkı onlara yemek vermemesine rağmen yıkık olan bir duvarı inşa etmiştir. Hz. Musa (A.S) üçüncü ve son kez Hz. Hızır (A.S)'a bir soru sormaktadır. Hz. Hızır (A.S)’a: “İnşa ettiğin duvar için neden ücret almadın?” diye soru sormuştur.

 

13.13- Hz. Musa (A.S)’ın sorduğu son soru sebebiyle Hz Hızır (A.S), ayrılma vaktinin geldiğini bildirmektedir.

 

18/KEHF-78: Kâle hâzâ firâku beynî ve beynik(beynike), se unebbiuke bi te’vîli mâ lem testetı’ aleyhi sabrâ(sabren).
(Hızır A.S) şöyle dedi: “Bu, benimle senin aranda ayrılıktır. Sabırlı olmaya güç yetiremediğin şey(ler)in tevîlini (yorumunu) sana haber vereceğim.”

 

13.14- Allahû Tealâ’nın Hz. Hızır (A.S)’a gemiyi deldirmesi

 

18/KEHF-79: Emmes sefînetu fe kânet li mesâkîne ya’melûne fîl bahri fe eradtu en eîbehâ ve kâne verâehum melikun ye’huzu kulle sefînetin gasbâ(gasben).

Lâkin gemi, denizde çalışan fakirlerindi. Onu kusurlu yapmak istedim. Onların arkasında, bütün gemileri gasbederek (zorla) alan bir melik (kral) vardı.

 

Yoksulluk ve ihtiyaç içinde olan bu insanlara yardım etmek için, gemilerinde bir delik açmış, böylece gemiyi eksik ve kusurlu göstererek karşı kıyıdaki zalimlerin el koymasından gemiyi kurtarmıştır.

 

13.15- Allahû Tealâ, çocuğun canını almak için Hz. Hızır (A.S)’ı vesile kılmıştır.

 

18/KEHF-80: Ve emmel gulâmu fe kâne ebevâhu mu’mineyni fe haşînâ en yurhikahumâ tugyânen ve kufrâ(kufren).

Fakat çocuğa (çocuk meselesine) gelince, onun anne ve babası mü’minlerdi. Onları azgınlık ve küfre (inkâra) sürüklemesinden korktuk.

18/KEHF-81: Fe erednâ en yubdilehumâ rabbuhumâ hayren minhu zekâten ve akrebe ruhmâ(ruhmen).

Böylece onların Rabbinin, onu (öldürülen genci) ondan daha hayırlı, temiz ve merhamete daha yakın olanla değiştirmesini istedik.

 

Âyette çocuğun ailesinin mü'min kimseler olduğu haber verilmektedir. Meleklerin canı alması da bir sebeptir, gerçekte ise canı alan ancak Allah'tır. Allah bu çocuğun canının alınmasını Hz. Hızır (A.S)'ın eliyle taktir etmiştir. Gerçekte ise Hz. Hızır vahiyle hareket eden bir insandır ve Allah'ın emrinin dışına kesinlikle çıkamaz. Allah dilemedikçe, kendi iradesiyle birşey yapması mümkün değildir. Allah bu çocuğun canını almak için onu vesile etmiştir.

Hz. Hızır (A.S) ileride inkârcılardan olacağına dair kesin bilgiye sahip olduğu bir çocuğu, Allah'ın emriyle öldürmektedir. O çocuğun hem ailesine ve çevresine zulmetmesini engellemek hem de günahlara boğulmasına mâni olmak istemektedir. Bunun için önceden tedbir almaktadır.

 

13.16- Hz. Hızır (A.S)’ın öksüz çocuklara ait olan duvarı inşa etmesinin hikmeti

 

18/KEHF-82: Ve emmel cidâru fe kâne li gulâmeyni yetîmeyni fîl medîneti ve kâne tahtehu kenzun lehumâ ve kâne ebûhumâ sâlihâ(sâlihan), fe erâde rabbuke en yeblugâ eşuddehumâ ve yestahricâ kenzehumâ rahmeten min rabbik(rabbike) ve mâ fealtuhu an emrî, zâlike te’vîlu mâ lem testı’ aleyhi sabrâ(sabren).

Ve duvar ise şehirde iki yetim (erkek) çocuğa aitti. Onun altında, onlara ait bir define vardı. Ve onların babası salih (bir kimse) idi. Bu sebeple Rabbin, o ikisinin gençlik çağına erişmesini ve Rabbinden bir rahmet olarak, defineyi çıkarmalarını istedi. Ve ben, onu kendi emrim ile (kendi isteğimle) yapmadım (Allah’ın emriyle yaptım). İşte bu, sabırlı olmaya güç yetiremediğin şeylerin (olayların) yorumudur.

 

Hz. Hızır (A.S) Kur’ân ahlâkının bir gereği olarak yetim çocukların geleceğini düşünmektedir. Eğer Hz. Hızır (A.S) duvarı tamir etmeseydi, duvar yıkılıp yetim çocukların babalarına ait hazine ortaya çıkacak, çocukların malları da zalim kimseler tarafından yağmalanacaktı. İşte bu nedenle Hz. Hızır (A.S) hazine için, çocuklar ergenliğe erişinceye kadar korunup gizlenebilecek sağlam bir yer yapmış, onların gelecekleri için önemli bir tedbir almıştır.

Âyette ayrıca Hz. Hızır (A.S)'ın "Bunları ben, kendi serbest irademle yapmadım." dediğine dikkat çekilmektedir. Bu, daha önce de vurguladığımız gibi, herşeyi yapanın Allah olduğunu, herşeyin kaderde olup bittiğini bildiğini gösteren bir konuşmadır. Hz. Hızır (A.S) hiçbir kararı kendi dilemesiyle yapmadığını en güzel şekilde ifade etmektedir.

 

 

 

14- Hz. MEHDİ (A.S) VE Hz. ZÜLKARNEYN’İN KISSASI

 

14.1- Allahû Tealâ herşeyi Kur’ân’da açıklamıştır.

 

16/NAHL-89: Ve yevme neb’asu fî kulli ummetin şehîden aleyhim min enfusihim ve ci’nâbike şehîden alâ hâulâ(hâulâi), ve nezzelnâ aleykel kitâbe tibyânen likulli şey’in ve huden ve rahmeten ve buşrâ lil muslimîn(muslimîne).

Ve o gün, bütün ümmetlerin içinde, onların üzerine, onların kendilerinden bir şahit beas ederiz (vazifeli kılarız). Ve seni de onların üzerine şahit olarak getirdik. Ve sana, herşeyi beyan eden (açıklayan), hidayete erdiren ve rahmet olan Kitab’ı, müslümanlara (Allah’a teslim olanlara) müjde olarak indirdik.

 

14.2- Allahû Tealâ hiçbir şeyi Kur’ân’da eksik bırakmamıştır.

 

6/EN'AM-38: Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in summe ilâ rabbihim yuhşerûn(yuhşerûne).

Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar).

 

Kur'ân-ı Kerim, zaman ve mekân itibariyle bütün insanların hayatlarının her anını kapsayan, her hükmün eksiksiz yer aldığı Allah'ın kitabıdır. Bu sebeble Kur'ân-ı Kerim her asırda yaşayan tüm insanlara hitap ettiği için Hidayet Çağı’nda dünyada yaşayan insanların da hayat kitabıdır.

 

35/FATIR-32: Summe evresnel kitâbellezînastafeynâ min ibâdinâ, fe minhum zâlimun li nefsih(nefsihî), ve minhum muktesid(muktesidun), ve minhum sâbikun bil hayrâti bi iznillâh(iznillâhi), zâlike huvel fadlul kebîr(kebîru).

Sonra kullarımızdan seçtiklerimizi kitaba varis kıldık. Böylece onlardan bir kısmı nefsine zulmedicidir, onlardan bir kısmı muktesittir (Allah’a ulaşmayı dileyenlerden daimî zikre ulaşmamış olanlar). Onlardan bir kısmı da Allah’ın izniyle hayırlarda yarışanlardır (daimî zikre ulaşanlardır). İşte o, büyük fazıldır.

 

Hidayet Çağı’nda Kur’ân ahlâkının yeryüzüne hâkim olacağına işaret eden âyetlerden birisi de Nur Suresinde geçmektedir:

 

24/NUR-55: Vaadallâhullezîne âmenû minkum ve amilûs sâlihâti leyestahlifennehum fil ardı kemestahlefellezîne min kablihim, ve leyumekkinenne lehum dînehumullezîrtedâ lehum ve le yubeddilennehum min ba’di havfihim emnâ(emnen), ya’budûnenî lâ yuşrikûne bî şey’â(şey’en), ve men kefere ba’de zâlike fe ulâike humul fâsikûn(fâsikûne).

Allah, sizden âmenû olanlara ve salih amel (nefs tezkiyesi) işleyenlere, kendilerinden öncekileri yeryüzünde halife kıldığı gibi mutlaka onları da halife kılacağını ve onlara, onlar için razı olduğu dînlerini mutlaka sağlamlaştıracağını ve korkularından sonra (korkularını) mutlaka güvenliğe çevireceğini vaadetti. Bana kul olurlar, hiçbir şeyle (Bana) şirk koşmazlar. Bundan sonra kim inkâr ederse, işte onlar, onlar fasıklardır.

 

Hz. Mehdi (A.S) konusuna Kur’ân'da işaret olduğunu bildiren Peygamber Efendimiz'in, çeşitli hadîsleri de vardır. Bu hadîslerden birkaçı şöyledir:

 

“Mehdi tıpkı Zülkarneyn ve Süleyman gibi dünyaya hükmedecektir.”

(Kıyâmet Alâmetleri, s. 183/ El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar s. 32/Kitab ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 10)

 

Bu hadîs, Kur’ân'da yer alan Hz. Zülkarneyn (A.S) ve Hz. Süleyman kıssalarını, Hz. Mehdi (A.S) konusuyla bağlantılı olarak incelemek gerektiğine işaret etmektedir.

Hadîste, Hz. Mehdi (A.S)'ın daha önce dünyaya hâkim olmuş Hz. Süleyman (A.S) ve Hz. Zülkarneyn (A.S) gibi yeryüzüne hükmedeceğinden şu şekilde bahsedilir:

 

“Mehdi tıpkı Zülkarneyn ile Süleyman gibi bütün dünyaya hükmedecek.”

(El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 32/ Kıyâmet Alâmetleri, s. 183)

 

“Yeryüzüne dört kişi malik olmuştur. İkisi mü'min, ikisi kâfirdir. Mü'minler, Zülkarneyn ve Süleyman (A.S); kâfirler ise Nemrud ve Buhtunnasır'dır. Beşinci olarak ehl-i beytimden birisi gelecek ve o da dünyaya malik olacaktır.”

(Kitab ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 10)

 

Bugüne kadar hanif dînini yaşayarak dünyaya hâkim olmuş iki lider vardır. Hz. Zülkarneyn (A.S) ve Hz. Süleyman (A.S) gibi dünyaya 7 safha ve 4 teslimin yaşanmasıyla dîn ahlâkını hâkim edecek üçüncü lider, hadîsin "tıpkı Zülkarneyn ve Süleyman gibi" diye haber verdiği Hz. Mehdi (A.S)'dır. Bu benzerlikten yola çıkılarak, Hz. Zülkarneyn (A.S) ve Hz. Süleyman (A.S)'da görülen özelliklerin, aynı onlar gibi dünyaya hâkim olacak Hz. Mehdi (A.S)'da da görülmesi beklenebilir.

Kehf Suresinde ahir zamana yönelik pek çok işari anlam içeren bir başka kıssa da Hz. Zülkarneyn (A.S) kıssasıdır.

Zülkarneyn kelimesi "iki cihetli, iki yönlü, iki çağlı, miğferinde iki boynuz olan, saçı iki bölük olan" anlamlarına gelmektedir.

 

18/KEHF-83: Ve yes’elûneke an zil karneyn(karneyni), kul se etlû aleykum minhu zikrâ(zikren).

Ve sana “Zülkarneyn”den sorarlar. De ki: “Ondan bahsederek size tilâvet edeceğim (açıklayacağım).”

 

14.3- Hz. Zülkarneyn (A.S)'a yeryüzünde sapasağlam bir iktidarın verilmesi

 

Yeryüzünde çok büyük bir güç ve iktidar sahibi kılınan Hz. Zülkarneyn (A.S)'a Allah katından çok büyük bir ilim de verilmiştir:

 

18/KEHF-84: İnnâ mekkennâ lehu fîl ardı ve âteynâhu min kulli şey’in sebebâ(sebeben).

Muhakkak ki Biz, onu yeryüzünde kuvvetlendirdik (destekledik). Ve ona sebep olan herşeyden verdik.

 

Bu âyetin tefsirinde Allahû Tealâ daimî teccelisiyle Hz. Zülkarneyn (A.S)'ı yeryüzüne hâkim kılmıştır. Hz. Zülkarneyn (A.S)'a yardım olarak Allahû Tealâ çeşitli ilimler vermiştir. Hz. Mehdi (A.S)'ın da bu şekilde üstün kılınacağını yine hadîslerden öğreniyoruz:

 

“Mehdi dünyaya sahip olur.”

(Ramuz el-Ehadis, 1/135)

 

“Dünyadan bir gün bile kalsa Allah, o günü uzatıp benim ehl-i beytimden birisini dünyaya hâkim kılmak için gönderecektir.”

(El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 24)

 

“Mehdi de Zülkarneyn gibi Allah'tan çeşitli ilimlerle yardım görmektedir.”

(Vehbî ilmi buna misaldir.)

 

28/KASAS-68: Ve rabbuke yahluku mâ yeşâu ve yahtâr(yahtâru), mâ kâne lehumul hıyarat(hıyaratu), subhânallâhi ve teâlâ ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).

Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Ve seçim hakkı onlara ait değildir. Allah Sübhan’dır (münezzehtir) ve (onların) şirk koştukları şeylerden yücedir.

 

Bütün resûller Kasas-68’e göre doğuştan seçilmişlerdir. Risalet makamı kesbî değil vehbîdir. Hz. Mehdi (A.S) vehbî ilmin sahibidir.

 

“Mehdi bizden ehl-i beyttendir. Allah (c.c) onu bir gecede olgunlaştırır. (Ona imamet makamı ve harikulade haller verip insanlığa gönderir.)”

 

14.4- Hz. Zülkarneyn (A.S)’ın tuttuğu birinci yol

 

Hz. Musa (A.S) ve Hz. Hızır (A.S) kıssasında olduğu gibi Hz. Zülkarneyn (A.S) da üç yol tutmuş, her seferinde de karşısında bir topluluk çıkmıştır. Allahû Tealâ âyetlerde, Hz. Zülkarneyn (A.S)'ın, anlatılan kıssasında üç yol takip ettiğini bildirmektedir. Ayrıca bu âyet-i kerimeler, "tıpkı Hz. Zülkarneyn (A.S)" a benzetilen Hz. Mehdi (A.S)’ın da üç ayrı yol tutmasına işaret ediyor.

 

18/KEHF-85: Feetbeasebebâ(sebeben).

Böylece bir sebebe tâbî oldu (yola koyuldu).

18/KEHF-86: Hattâ izâ belega magribeş şemsi vecedehâ tagrubu fî aynin hamietin ve vecede indehâ kavmâ(kavmen), kulnâ yâ zel karneyni immâ en tuazzibe ve immâ en tettehıze fîhim husnâ(husnen).

Güneşin grup ettiği yere ulaştığı zaman, onu (güneşi) bulanık bir pınarda batarken buldu. Ve onun (o pınarın) yanında bir kavim (topluluk) buldu. (Ona şöyle) dedik: “Ya Zülkarneyn! Dilersen onlara azap edersin, dilersen onlara karşı güzel davranış ittihaz edersin.”

18/KEHF-87: Kâle emmâ men zaleme fe sevfe nuazzibuhu summe yureddu ilâ rabbihî fe yuazzibuhu azâben nukrâ(nukren).

(Zülkarneyn): “Fakat kim zulmederse ona azap edeceğiz. Sonra kendi Rabbine reddedilir (geri gönderilir). Böylece ona dehşetli bir azapla azap edilir.” dedi.

18/KEHF-88: Ve emmâ men âmene ve amile sâlihan fe lehu cezâenil husnâ ve se nekûlu lehu min emrinâ yusrâ(yusren).

Fakat kim âmenû olursa (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dilerse) ve salih amel (nefs tezkiyesi) işlerse, bundan sonra onun mükâfatı güzeldir (cennettir ve dünya saadetidir). Ve ona, emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz (uygulayacağız).

 

14.4.1- Güneş’in batıdan doğması

 

Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz’in “Güneş batıdan doğacak.” sözü, HİDAYET Çağı’nda Hidayet Güneşi, Hz. Mehdi (A.S)’ın satellite’den yayın hayatına başlayan NUR TV (Dabbet’ül arz) ile tebliğ yapmasıdır. NUR TV (Dabbet’ül arz)’nin devamı olan ikinci uydunun, 25 Nisan 2005 tarihinde Kuzey Amerika kıtasına iki dilde (Türkçe ve İngilizce) yayın hayatına başladığını simgeliyor.

Allahû Tealâ, 13 Mart 1976 tarihinde Efendimiz’e inzal etiği RİSALET NURLARI’NIN MÜJDE Suresinde üç kere:

“SANA MÜJDEMİZ VAR.”

“SANA MÜJDEMİZ VAR.”

“SANA MÜJDEMİZ VAR.”

diye hitap ederek, 30 yıl evvelinden bize Hidayet Çağı’nın giriş devresinin biteceğini ve Dabbet’ül arzın devamı olan NUR TV’nin, ikinci uydu vasıtasıyla Kuzey Amerika kıtasına iki dilde yayın hayatına başlamasıyla güneşin batıdan doğacağının müjdesini veriyordu.

 

14.4.2- Said-i Nursi Hazretlerine göre Hidayet Güneşi Hz. Mehdi (A.S)’ın göreve başlaması

 

Farsça’da “güneş” anlamına gelen M İ H R’in Said-i Nursi Hazretlerinin Mehdi Resûl ile ilgili Fecr-i Kazib, Fecr-i Sadık (tanyerinin ağarması, güneş doğmadan önceki kızıllık, sabah vakti) terimlerini açıklamalarında kullanması sebepsiz değildir. 

 

Yetmiş birde fecr-i sadık başladı veya başlayacak. Eğer bu, fecr-i kazib de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sadık çıkacak.”

(Hutbe-i Şamiye, 23)

 

Fecr: Tanyerinin ağarması, güneş doğmadan önceki kızıllık, sabah vakti.

Fecr-i Kazib: Sabaha karşı ufukta yayılmaya başlayan birinci kızıllık.

Fecr-i Sadık: Fecr-i Kazib’ten sonra yayılmaya başlayan ikinci aydınlanma.

 

1370 -71 + 30 =1400 - 1401 = 1980 -1981

 

1370 -71  + 40 =1410 - 1411 = 1990 -1991

 

Bediüzzaman, İslâm’ın dünyaya tekrar hâkim olmasını güneşin doğuşuna benzetiyor. Güneş elbette battığı yerden doğacaktır. Halifelik son Osmanlı padişahı Vahdettin’le İstanbul’da sona ermiştir. Efendi Hazretleri Mehdi (A.S), İslâm birliğini gerçekleştirecek ve İslâm birliğinin başına halife olarak geçecektir. Güneşin battıktan sonra ertesi gün yeniden doğması gibi, İslâm’ın da dünya üzerinde tekrar doğup parlayacağına bu benzetmeyle işaret ediyor. Fecr-i Kazib ve Fecr-i Sadık ifadeleriyle, bu doğuşun başlangıç yıllarına dikkat çekilmiştir.

Efendimiz’in bu tarihlerde yayınlanan, Kur’ân’daki İslâm’ı açıklayan makaleleri bunu göstermektedir: